Fide, pek çok hayalimin ortak noktası… 1.bölüm

0
472

“Fide, pek çok hayalimin ortak noktası” 

 

 Öğrenenler Kahvesi’nde bu kez değerli dostum Ali Koç’la kurucusu olduğu Fide Okullarının bahçesinde keyifli bir sohbet gerçekleştirdim; hayal kurmak, okumak, öğrenmek ve kalıcı izler üzerine…

 Kısa süre önce Twitter’da paylaştığın bir fotoğraf ve o fotoğrafa eşlik eden sözlerin beni çok etkiledi: Bu kapıdan girdim ilk kez bir okula; şimdi viran olmuş ama bana dünyayı açtı…” Senin öğrenme yolculuğunun başladığı Kırşehir’deki ilkokulunun fotoğrafıydı o, ben de söyleşimize oradan başlamak isterim. Neler hatırlıyorsun o günlere dair?

alikoçilokul

Okulun bahçesini hatırlıyorum. Çok oynadığımızı hatırlıyorum. Öğle yemeklerinde eve gidip, yemeğimizi hızlıca yiyip tekrar okulun bahçesinde toplanıp oynadığımızı hatırlıyorum. Değişik bir gelenekti. Yakın köylerdeki okullardan öğrenciler ve öğretmenler 23 Nisan’da bir araya gelir, köyün yakınından geçen bir dere kenarında pikniğe gidilirdi. Diğer köylerden çocuklarla ilk kez orada tanıştığımızı ve gün boyu oynadığımızı hatırlıyorum. Hem öğretmenler birbirleriyle iletişime geçiyordu hem de biz çocuklar… Bir de fasulyeleri hatırlıyorum tabii. Yazı yazmayı fasulyelerle öğreniyorduk. Hepimizin küçük bir torbada fasulyeleri vardı. O fasulyelerle yazdığımız yazıları hatırlıyorum. O, bende mesela çok kalıcı bir iz bırakmıştır.

“Rol model olması açısından ilkokul öğretmenimin tarzı ve ailesi beni çok etkiledi”

 İlkokuldaki öğrenme yaşantın sonraki hayatını nasıl etkiledi? Oradan ne izler taşıyorsun?

Kitap okuma alışkanlığımın temellerini görüyorum. Öğretmen, okuma konusunda çok teşvik ediyordu bizi. Babam da destekliyordu, çok okuyordum. Bugün benim hayatımı en çok kolaylaştıran şey, güçlü bir okuma alışkanlığımın olmasıdır aslında. Babamın bana getirdiği kitapları, öğretmenimin verdiği kitapları okurdum. Bana ilkokul öğretmenimin bıraktığı en anlamlı iz okuma keyfi oldu. Onu çok net hatırlıyorum açıkçası. Öğretmenlerin hayatta çok belirleyici olduğunu gördüm. Köyde yaşıyorlardı ama kentliydiler. Sonuçta onların yaşam biçimi ve aileleri daha moderndi bize göre. Bir rol model olması açısından öğretmenimin tarzı ve ailesi beni çok etkiledi.

 90’lı yıllarda Ankara’da bir üniversite öğrencisi olmak desem neler paylaşırsın?

Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyoloji öğrencisiydim. O yıllar politik yıllardı. DTCF, politikanın çok yoğun hissedildiği okullardandır. Çok farklı bölümlerin olduğu bir okul aynı zamanda. Ben sınıfta değil, bahçede öğrendiğimi hatırlıyorum. Değişik bölümlerden, farklı görüşlerden insanlarla bir aradaydık. Bu durum dönem dönem gruplar arasında çatışmalara yol açsa da, ben o çatışmaların içerisinde olmadım. Her dinden, siyasal görüşten, her kentten insan, küçücük bir bahçenin içerisinde sürekli yüz yüzeydi. Bu aslında “ötekiyle bir arada yaşamak”, “ötekini anlamak” açısından bana çok ciddi bir deneyim kattı.

“Aslında Ankara’daki her öğrenci biraz da Dost Kitabevi’nde yetişir”

Sosyoloji özellikle tercih edilerek gelinen bir bölümdü ve öğrenci profili çok iyiydi. Felsefeye, dünyaya, kendine dair tartışan, konuşan insanlar vardı. Kaldığım yurdun siyasal, hukuk, iletişim öğrencilerinin kaldığı bir yurt olması da benim en büyük avantajlarımdan biriydi. Okul dışından da ayrıca siyasal, hukuk ve iletişim öğrencileriyle bir arada oldum, onların derslerine misafir olarak girdim. Siyasalda yüksek lisans derslerine misafir öğrenci olarak girdim. Bu durum sosyoloji 1. sınıf öğrencisi olmama karşın çok ilerde dersler almamı sağladı. Onun dışında çok iyi akademisyenlerle sohbet etme şansı yakaladım. İlber Ortaylı, Ahmet Cevizci gibi değerli akademisyenler bizim ilişki ağımızdaydı. “Sosyoloji Öğrencileri Topluluğu” diye bir topluluk kurmuştuk. Öğrenci kongreleri düzenliyorduk –ki hâlâ devam ediyor- bu kongreleri ilk düzenleyen ekipteydim.

Ankara’nın daha küçük olması ve üniversiteler arası ilişkinin yakınlığı da benim farklı disiplinlerden beslenmemi sağladı. Bilkent Üniversitesi’nin kütüphanesinden çok şey öğrendim. Ankara’nın en iyi taraflarından biri de kitapçılarıdır ve aslında Ankara’daki her öğrenci biraz da Dost Kitabevi’nde yetişir. Bizim için de öyle oldu, onlar bizi hakikaten çok geliştirdi.

 “Öteki diye bir kavram oluşmadı bende”

Aslında senin bu tarif ettiğin akran öğrenmesi…

Sonuçta bu üniversitelerde taşranın parlak çocukları oluyor genellikle. Dünyaya dair, kendine dair derdi olan çocuklar…Antropolojibölümündeki yakın arkadaşlarımızla sürekli antropoloji tartışmak, Sosyoloji Öğrenci Topluluğu’nda akademisyenlerle yaptığımız “Çarşamba Söyleşileri”, sohbetler bizi çok geliştirdi açıkçası. Dediğim gibi Dil-Tarih sadece adresimiz belli olsun diye gittiğimiz yerdi. Ama Dil-Tarih’in bahçesi, diğer üniversitelerdeki öğrencilerle ilişkilerimiz; hem akademik, hem kişisel, hem de politik olarak çok gelişmemi sağladı diye düşünüyorum.

 Okuduğun üniversitenin mesleki ve kişisel yaşamına katkısı ne oldu?

İlişki kurmakla ilgili hiç zorlanmadım. Çünkü Dil-Tarih demek, sürekli ilişkiler kurmak demektir. Ankara, kültürü gereği çok yakın dostlukların şehridir. Ankara biraz da deyim yerindeyse insanın “piştiği” bir şehirdir. Orada yetişirsiniz, orada gelişirsiniz. İlişkiler çok kalıcı ve düzenlidir. O nedenle hâlâ üniversite yıllarımdaki dostlarımla görüşür, haberleşirim. Aynı zamanda Ankara’da öğrenci olmanın her şeye kolaylıkla ulaşabilme, kolaylıkla ilişki kurabilme becerisi kazandırdığını da söyleyebilirim. Çok disiplinli bir kültürde yetiştim, çok kolay iletişim kurabildim, bir de “öteki” diye bir kavram oluşmadı bende. Dil-Tarih’in en önemli katkıları bunlardır bana.

 Orada nasıl bir karar verdin?

Ben aslında akademisyen olmak istiyordum. Hem maddi koşullarım, hem de üniversitelere girişte kişisel ilişkilerin daha belirleyici olması nedeniyle bir küskünlük yaşadım. Tam da o dönem öğretmen atamaları yapılıyordu ve öğretmen olmak gibi bir rotayı tercih etmiş oldum. Oysa asıl hayalim akademisyen olmaktı.

 “Ya orada oturup kahredeceksiniz ya da orayı benimseyeceksiniz”

Milli Eğitim Bakanlığı atama yaptı ve ilk görev yerine gittin, oradan devam edelim.

Cizre’de sınıf öğretmeni olarak göreve başladım.  

Cizre’de kaç yıl görev yaptın?

Bir yıl.

 O bir yıl nasıl geçti senin için?

Bir yıl çok zor geçti. Asıl formasyonum sınıf öğretmenliği olmadığı için o bir yıl sınıf öğretmenliğini öğrenmekle geçti. Formasyon dersleri almıştım ancak öğretmenlik sahada, sınıfın içinde öğrenilen bir şey. Cizre gibi küçük kentlerde öğretmenler mesleğinin ilk yıllarını yaşıyor. Size o anlamda rehberlik edecek hiç kimse yok. Çok iyi bir kadro vardı o yıllarda Cizre’de. Hepsi mesleğine âşık öğretmenlerdi. Okulda beş öğretmendik ve her birimizin bir sınıfı vardı. Çok çalışkandık. Biraz kenarda kalmış bir okuldu. O çocukları sınava hazırlayalım diye saat ikiye kadar eğitim yapıp sonra onları kursa alıyorduk. Her gün birimiz okulda nöbetçi oluyorduk. Dersleri aramızda paylaşmıştık. O yıl, benim hayatımda en çok öğrendiğim yıl oldu diyebilirim. Çok sık Ankara’ya gittim, memleketim Kırşehir’e gittim. Kırşehir’de deneyimli öğretmenlerle bir araya geldim ve bir hafta derslerine girdim, gözlemledim. O öğretmenlerden kimi benim mevsim şeridimi hazırladı, kimi başka bir şeyi… Günlük planlarını paylaştılar benimle. Kırşehir’deki öğretmenlerden çok şey öğrendim. Çok okudum. Bazen problemli bir öğrenciyle karşılaştığımda etrafımda çözüm yoksa atladım Ankara’ya gittim. Kitap aldım. Birkaç çok iyi müfettiş vardı o dönemde, meslektaş konuşması yapabildiğimiz. Onlarla çok tartıştık, konuştuk. O yüzden o bir yıl; hem öğretmenliği öğrendiğim ve sevdiğim, hem de insanın bütün yoksunluklara rağmen çalıştığında neler yapılabileceğini gördüğüm bir yıl oldu. Orada çok sayıda çocukta fark yarattık, değişim yarattık. O zaman anlıyorsunuz ki, ya orada oturup kahredeceksiniz ya da orayı benimseyeceksiniz.

 Bu bir bakış açısı mıdır?

Bu hayata dair bir bakış açısıdır. Mesleki bir bakış açısı değil. Sonuçta mesleğe bakış açınız sizin genel olarak yaşama bakışınızdan başka bir şey değil ki… Ben bulunduğu yeri seven, yerini yadırgamayan biriyim. Orayı da hiç yadırgamadım.

Cizre’de geçirdiğin bir yıl sende nasıl bir iz bıraktı?

Bir, mesleği çok sevdim. Oradan sonra öğretmen oldum. İki, meslektaştan öğrenme meselesinde çok iyi deneyimler yaşadım. Hem benim katkı sağladığım, hem bana katkı sağlayan çok sayıda insan vardı. Mahrumiyet bölgesinde dostluklar daha değerli hale geliyor. Çok iyi dostluklar kazandım. Başınız sıkıştığında, canınız sıkıldığında hep gidecek birileri var. Öyle olunca çok özel oluyor oradaki dostluklar. Büyük kentlerdekinden çok farklı oluyor.  

“Ben öğrencinin duygusunu anlayacağım, onun kalbini yakalayacağım. Sonra gerisi gelir”

IMG_2302

 Bir yılın sonunda ne oldu?

Ankara’ya döndüm ve Felsefe grubu öğretmeni olarak bir lisede görevlendirildim.

Sınıf öğretmenliğinden bir yıl sonra lisede gençlerle çalıştın. Aradaki fark neydi?

Liseyi de çok sevdim aslında. Çocukların yaşları itibariyle, paylaştıkları itibariyle daha farklı lise… Lisedeki öğrencilerle sizin yaşınız da çok farklı değil. Yetişkin birilerinin gözünden, kendinizi, yaptığınız işin niteliğini anlıyorsunuz. Onlarla bambaşka bir dünya kuruyorsunuz. Yaptığınız espriler daha çok anlaşılıyor. Karşınızda tartışan, okuyan çocuklar var. Lisedeki öğretmenlik deneyimim bir de şunu öğretti: Doğru bir bakış açınız varsa hangi yaş grubuyla çalışırsanız çalışın aslında onlara ulaşıyorsunuz. Çünkü eğer derdiniz, felsefeniz; ben öğrencinin duygusunu anlayacağım, önce onun kalbini yakalayacağım, ondan sonra gerisi gelir ise hangi yaşta olursa olsun öğrenciye ulaşıyorsunuz. Önce oturuyorsunuz lise öğrencileri neyi sever neyi sevmez, neyi duymak ister neyi duymak istemez bunlara kafa yoruyorsunuz. Aslında o yıl, bir kere daha öğretmenliğe başladım diyebilirim.

O arada ilginç bir şey daha oldu. Dört ay bir ortaokulda matematik derslerine girdim. Dersler boş geçiyordu, boş geçmesin diye. Benim matematiğim çok kötüydü. Hâlâ da anlamıyorum:)) Bana o kadar zor geldi ki onlara anlatılacak konular. Gece çalışıyordum konuyu öğreneyim diye, sabah da gidip çocuklara anlatıyordum. Fakat ilginç bir şey oldu. Çocuklar inanılmaz sevdiler ve inanılmaz bir yükseliş oldu o dört ay boyunca. Hatta çocuklar ayrılmayayım diye çok uğraştılar. Benden sonra çok iyi matematikçi geldi onu kabullenemediler uzun süre.

 “Dersten bir gece önce onların yaşadığı  tüm kaygıların aynısını ben de yaşıyordum”

 O alanın uzmanı olmamana rağmen, öğrencileri derse bağlayan ne oldu?

Bu bana ilginç bir şeyi öğretti: Dersten bir gece önce onların yaşadığı tüm kaygıların aynısını ben de yaşıyordum. Dersi öğrenmeye çalışırken niye öğrenemediğimi hatırladım. Duygum o kadar yakın ve yeniydi ki o zaman dedim ki “Aaa! Şundan anlamıyor muşum ben, demek ki çocuklar da bu nedenle anlamayacak.” Bir matematikçiye matematik problemleri o kadar kolay geliyor ki… Onun için çok kolay o problemleri çözmek. Ezberden yapıyor. Benim gibi matematik zekâsı yüksek olmayan biri için ise bu Çinceden ya da başka bir dilden farksızdı. Hiç anlamadığım matematik formülleri yazıyordum.

 Matematiği bilmekten öte hâlden anladığın için mi?

Evet, hâlden anladığım için. Bu defa çocuklar şunu gördüler: Bu adam farklı anlatıyor ve bizim en korktuğumuz yerleri söylüyor. Çünkü bir gece önce aynı yerlerden ben de korkmuştum. Bu süreç bana; bir şeyi bilmek, anlatmak ve karşı tarafın hazır bulunuşluğunun farkında olmak noktasında çok değerli bir deneyim kazandırdı. O yüzden meslekte ilerlemiş iyi öğretmenlerde hep aynı şeyi görürüz: Derslerini çok sade anlatırlar. Kendilerinden çok çocuklar konuşur. Mesleğinin ilk yıllarında olan öğretmenlerin sınıflarında daha çok öğretmenin konuştuğunu görürsünüz.

Neden? Bilgi aktarmanın kaygı ve telaşı mı ağır basıyor?

Galiba şundan oluyor:  O öğretmenlerin rol modeli kim? Üniversitedeki hocası kim? Hocası nasıl anlatıyorsa, o da öyle anlatıyor. Sonra o modeli unutmaya başlıyor. Şükür unutuyor. Üniversitedeki hocasının ders anlatma biçimini unuttuktan sonra sınıftaki çocuğu fark ediyor ve ondan sonra çocuğa öğretmeye başlıyor. Bence ilk birkaç yıl öğretmen kendine anlatıyor daha sonra çocuğa anlatmaya başlıyor. Bu kırılmadan sonra da öğretmenin niteliği, tarzı değişmeye başlıyor.

Büyük sistemleri yönetmek, proje yönetmek bana daha çok heyecan veriyor”

 Peki, lise ve ortaokul öğretmenlik deneyiminin sonrası ile devam edelim.

Sonra asker öğretmen olarak Cizre’ye gittim. Cizre’yi çok iyi tanıyordum, Cizreliler de beni tanıyordu. Merkez’de yeni açılan bir okula yönetici olarak verdiler beni. Oraya bir katkım olsun diye…

İlk yöneticilik deneyimindi.

Evet, bir okulda ilk kez yöneticilik yapıyordum. Çok keyifli bir okul oluşturduk. Veli katılımını öğrendiğim, okul ikliminin ne kadar önemli olduğunu gördüğüm yer oldu. Fark yaratıcı bir şey oldu. Çok keyifli de çalıştım ve yöneticiliği daha çok sevdim. 

Şunu fark ettim ki; büyük sistemleri yönetmek, proje yönetmek bana daha çok heyecan veriyor. Çünkü sınıf ve öğretmenlik çok değerli ancak sınırlı sayıda çocukla gerçekleştirdiğiniz bir çalışma. Ben tez canlı da bir tipim. Proje yönetmeyi çok seviyorum. Bir işe başlamak, yapmak, devam etmek, yeni bir işe başlamak…

Yöneticilik aynı zamanda çok ciddi bir sorumluluk… Okul,  3 bin kişilik bir okuldu. Takım olarak iyi çalıştığımız için de gayet keyifli oldu. Ben işin yöneticilik kısmını sevdiğimi ve seveceğimi orada gördüm. Oradan sonra askerlik bitti ve Bakanlık bölümü başladı.

Sahalardan Merkez’e çekildin?

Önce bir yıl İlköğretim Genel Müdürlüğü’nde çalıştım. Bilgisayar ve yeni teknolojilerle ilgili olduğum için, İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün web sayfalarının, mail adreslerinin oluşturulması süreçlerinde yer aldım. O dönemin ilk teknolojik atılımlarıydı. iogm.meb.gov.tr uzantılı adresler bizzat tarafımdan alınmıştır, biraz katkım olmuştur. Toplam Kalite Yönetimi yıllarıydı o yıllar. Tuncay Akçadağ isimli çok değerli bir akademisyenle Toplam Kalite Yönetimi üzerine çalıştık. Daha sonra bir yıl da Okul Öncesi Genel Müdürlüğü’nde çalıştım.

“Türkiye’de eğitim adına yapılan hİçbİr şeyde duygu yok”

Sonuçta sistemin kalbi dediğimiz yer Bakanlık. Merkez’de neler oluyordu?

Aslında en az sevdiğim, en az katkı sunabildiğim, en az üretebildiğim yer oldu Bakanlık. O kısımdan çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim. Sadece bürokrasinin nasıl işlediğini görmek anlamında bir katkı sağladı. Orada rutin bir hayat var aslına bakarsınız, kalpten çok mantık var. Çok ruh yok bence.

 Olması gerekiyor mu?

Türkiye’de hep eğitimde reform, devrim diye konuşulur ama eğitim adına yapılan hiçbir şeyde duygu yok. İnsanlarının duygusunu yakalamadan davranışlarını değiştiremezsiniz. Bu açıdan iki yıl görev yaptığım Bakanlık dönemini, meslek hayatımda sevmediğim yıllar olarak değerlendirebilirim.

 Orada kendine dair neyi fark ettin?

Aslında çok farklı rollerde bulunma şansım oldu ve orada okulu, sistemi yönetmenin benim güçlü tarafım olduğunu bir kere daha net olarak gördüm. Sınıf değil, Bakanlık değil, tepede olmak da değil… Sınıfla bağımın kopmadığı yerde olmanın benim için en doğrusu olduğunu fark ettim.

İki yıldan sonrası senin için hayatında bir dönüm noktası…

Evet, istifa ettim devlet memurluğundan…

Bir konfor alanı içindeyken bir anda istifa sürecine nasıl geldin?

Devlet memurluğu işini çok sevmedim, mutsuz çalışıyordum. Dört aylık bir işsizlik dönemim oldu. Sonra kısa süre bir eğitim vakfında çalıştım. Ardından TED’in Batman’daki okulundan bir teklif geldi ve özel okulculuk macerası başladı. Ben gittikten iki ay sonra okulun kapatılmasına karar verildi. Ama biz; veliler, öğretmenler ve öğrencilerle bir inisiyatif oluşturduk ve TED Batman Kolejinin açık kalmasını sağladık. Velileri yönetime aldık ve TED Batman’ı, Batman’a ait bir okula dönüştürdük. Çok ciddi bir dönüşüm oldu. Hem öğrenci sayısını artırdık hem de akademik ve sportif alanda ciddi başarılar elde ettik. Orada üç yıl çalıştım.

 “İnsanları harekete geçirebilme gücümü gördüm”

Veli inisiyatifi eğitime, okula bakışını nasıl değiştirdi?

Okulda öğretmen, öğrenci, yönetici, veli bir takım haline gelebiliyorsa ve hedefe gidebiliyorsa o zaman başarı da kaçınılmaz olarak geliyor. TED Batman Kolejinde bunun çok önemli bir örneğini verdik diyebilirim. Hâlâ da bir başarı öyküsü olarak devam ediyor orası.

 Senin hayatında nasıl bir anlamı var?

İnsanları harekete geçirebilme gücümü daha net gördüm. İnsanların bana inandığını fark ettim. Bu hem bir güç, hem de büyük bir sorumluluk gerektiriyor aslında.

2000’li yıllar… Güneydoğu’da Batman gibi küçük bir ilde özel okulculuk nasıldı?

Zordu tabii… O yıllarda özel okullar velilerin ilk tercihi değildi. Önce velilerin, çocuklarını özel okula göndermeleri için ikna edilmesi gerekiyordu. Rakibinizin olmadığı bir yerde yenilik yapmanız zor iş aslında. Kendi kendinizi motive edip “Hayır, ben daha iyi şeyler yapmak zorundayım” deyip kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. O dönemde de çok sık İstanbul ziyaretleri yaptım. Nerede bir kongre, sempozyum varsa onlara katıldım. Özel okulları ziyaret ettim. Hem özel okulculuğu öğrendim, hem de yöneticilik niteliklerimi geliştirdim.

Neyi farklı yaptın bu süreçte?

Sürecin bütün bileşenlerini yönetim sürecine dahil ettim. Öğretmen, çocuk, veli… Hesap verme, sorma, olabildiğince çok insanı kararlara katma gibi uygulamalarla açık yönetim, şeffaf yönetim anlayışını benimsedim.

 “On beş çalışanınız varken Performans Yönetim Sistemi kuruyor olmanız bana anlamsız geliyor”

 Bu anlattığının Toplam Kalite Yönetiminden farkı neydi?

Biz zaten istişare eden bir toplumuz ve bu zaten bizim Anadolu geleneğimiz… Bunun için formalar kullanmaya çok gerek olduğunu düşünmüyorum. Küçük örgütlerin bunu yapmasını da çok tuhaf bir taklit anlayışı olarak görüyorum. Her gün yüz yüze gördüğüm kişilere formlarla görüş sormak bana anlamsız gelen bir şey. Sizin toplam on beş çalışanınız varken Performans Yönetim Sistemi kuruyor olmanız bana anlamsız geliyor.

 Okulların bunu içselleştirememesinin temel nedeni bu olabilir mi?

Dosya düzeyinde kalıyor. Niye kalıyor? Çünkü sizin bin, bin beş yüz çalışanınız varsa onları formla izleyebilirsiniz. Ancak on beş çalışanı olan bir okulun müdürünün çalışanlarını formla izlemesi anlaşılmaz bir şey. Bir durum varsa bunu zaten konuşarak, sohbet ederek çok rahatlıkla çözebilirsiniz. Ben hiç anlamadım bunu, hiçbir zaman da öyle yönetmedim. İnsanların yüz yüze ve birincil ilişkiyle çözebilecekleri problemlerde, formlarla iletişimi tercih etmelerini hatalı buluyorum.

 “TED Batman Koleji benim açımdan gurur duyulacak bir işti”

 Peki, oradan nasıl bir duyguyla ayrıldın?

Her şeyden önce bir işe başlamak ve bitirmekle ilgili olarak “Ben bu işi yapıyorum” duygusuyla ayrıldım oradan. TED Batman Koleji bir projeydi ve o proje üç yıl içerisinde sonuçlanmış oldu. “Okulu iyi bir noktaya taşıdım ve orada bıraktım.” dedim kendi kendime. TED Batman Koleji sonraki süreçte de yoluna devam etti. Ben gittikten sonra Batman’daki sistem çökseydi başarısız bir iş yapmış olurdum. Benden sonra da devam etmesiyle ilgili olarak gerekli önlemleri almak benim açımdan gurur duyulacak bir işti.

 Sonra?..

TED Alanya için acil yönetici gerekiyordu, TED beni orada görevlendirdi.

Başka bir şehir, başka bir okul iklimi…

TED Alanya; genç ve güçlü kampüs olanaklarına sahip, yeni açılan, çift dilli eğitim yapan bir okuldu. Heyecan verici bir süreç oldu. Orayı uluslar arası programlar uygulayan bir okul olarak tasarladık ve öyle ilerledi. Bir Alman koordinatörle birlikte çalıştık. Türkiye’nin “Abitur” alan üçüncü okulu oldu. TED Alanya’yı bir dünya okulu olarak tanımlıyorduk. Gerçekten de veli, öğretmen profiliyle, uyguladığı programlarla onu yakaladık diyebilirim.

 Orada bütünlük önemli miydi senin için?

Evet, bütünlük önemli… Uyguladığınız eğitim programları ile insan kaynakları politikanız arasında ilişki olacak. Mimari projeniz ile servis sağlayıcılarınız arasında ilişki olacak. TED Alanya bunu çok iyi başardığımız bir okul oldu. Orada üç yıllık bir yöneticilik dönemim oldu.

 “İstanbul’da kendimi göstermek istedim”

 Ve İstanbul…

Artık İstanbul’a gelmek istiyordum. Özel okulculuğun merkezi İstanbul’du sonuçta. Neydi o çok sevilen İngilizce bir sözcük var hani, tam Türkçe karşılığı yok. Neydi? Zorlanma değil, tam olarak karşılamıyor filan diyorlar hani: Challenge (Kahkahalar…) Ben İstanbul’u büyük bir “challange” olarak gördüm (Kahkahalar…) İstanbul’da kendimi göstermek istedim. Taşrada iyi işler yaptım ama İstanbul’da yapmadığınız sürece bu başarı çok fark edilmiyordu.

 İstanbul’a dışarıdan bakmak ile içinde olmak arasındaki fark neydi senin için?

İstanbul’da bir vakıf okulunda yönetici olarak göreve başladım. Bunu söylemek üzücü ama tam bir hayal kırıklığıydı. Yani dışarıdan gördüğümüz o büyük okulların, vakıf okullarının içerde aslında o kadar da güçlü olmadığını görmek benim için hem şaşırtıcıydı hem de hayal kırıklığıydı.

 Neydi hayal kırıklığına uğradığın konular?

Yönetici nitelikleri, yönetim süreçleri, karar alma mekanizmaları, yapılan işlerde çocuğun yararının esas alınıp alınmaması, veli odaklılık… Ben taşrada okulculuk yaparken ana ilkem hep çocuk yararı oldu. Velilerle kurduğumuz ilişkilerde ilkem hep meslek saygınlığı oldu. Burada ilk gördüğüm şey, velilerin öğretmen ve yöneticilere hiçbir şekilde saygı duymaması,  yöneticilerin ve öğretmenlerin de çocuktan çok veliyi merkeze koymasıydı ki bu benim için hem mesleki hem de insani olarak üzücüydü.

 Taşrada öğretmen olmakla, İstanbul’da öğretmen olmayı karşılaştırır mısın…

Sınıfın içinde aslında çok önemli bir fark olmadığını gördüm. Ama İstanbul’daki anlayış, ambalajı ve paketlemeyi iyi biliyor. İstanbul daha görünür bir yer olduğu için, İstanbul’daki öğretmenin yaptığı da daha görünür oluyor. Taşradaki öğretmen kendine güven eksikliği nedeniyle yaptığı işi sunmaktan imtina ediyor.

Sohbetin devamı ”İstanbulda standartlaşma adına öğretmenlerin renkleri yokediliyor”

GERİ BİLDİRİM ARMAĞANDIR

BİR YORUM YAZ