Merak Deyip Geçmeyin!

0
368

”Merak itaatsizliğin en saf halidir.”

Aciliyet çağında “yeniden öğrenmek” zorunda kaldığımız zamanları yaşıyoruz. “Bilmek yetmez. Hepimiz bildiklerimizi unutup yeniden öğrenmek, kendimizi sürekli geliştirmek zorundayız.” diye tarif ediyor bunu Peter Senge.  Doğuştan getirdiğimiz merak duygusu ve öğrenme heyecanı ise zamana uyum sağlamada yegâne destekçilerimiz. Çağlar boyu her alandaki gelişim merak sayesinde olmuştur. Saf merak ise insanlara özgüdür. Merak uyandıran şeylerin peşinden gitmek risk almayı da beraberinde getirir. Meraklı kişiler yeni şeyler denemekten kaçınmaz ve kendilerine fayda  sağlayabilecek durumlarda dikkatlerinin dağılmasına izin verirler. Bu kişiler bugün şans eseri öğrendikleri bir şeyin ileride kendilerine fayda sağlayabileceğini ve tamamen farklı bir sorunun çözümünde yepyeni bir bakış açısı kazandırabileceğini bilirler. Galileo, Charles Darwin, Steve Jobs gibi isimlere baktığımızda belli bir noktada otoriteyle ihtilafa düşmüş olduklarını görürüz.

Vlademir Nabokov der ki “Merak itaatsizliğin en saf halidir.” Düzene her şeyden daha fazla değer veren bir toplum, meraklıları baskı altında tutar. Öte yandan, gelişim, yenilikçilik ve yaratıcılığa değer veren bir toplum ise, sorgulamaktan kaçınmayan zihinlerin ne denli değerli olduğunu fark ederek toplumu oluşturan bireylerin merakını destekler. Bu noktada merak okuldan iş yerine hayatımızın her alanına nüfuz eden bir dinamiktir. Merak bulaşıcıdır, aynı şekilde meraksızlık da… Merak özellikle de yaşantımızın ilk aylarında ve yıllarında öğrenmeyi besleyen önemli bir unsurdur.

Peki, bazı bebekler büyüdüklerinde çok meraklı çocuklara dönüşürken, diğerleri niçin dönüşmez?.. Bu sorunun yanıtının eğitim sistemimizle çok yakından ilgisi vardır. Eğitim sistemimizin yegâne amacı insanların üniversiteye gitmelerini sağlamaktan öte bireylerin öğrenen, sorgulayan, yaratıcılığını öne çıkaran  yollar bulmak olmalıdır.

Ian Leslie “Bazıları merakı, ilgisizlik veya umursamazlıktan yitirir; diğerleri ciddiyetsizlik ve küstahlıktan. Çoğu insan da bu kötülüklerden kaçmayı başararak merakın ruhuna eşit derecede zarar veren katı bir dogmatizm içine hapsolur.” diyorMerak” adlı kitabında.

Meraklar çeşit çeşit…

Merak kavramı kendi içinde çeşitlilik taşıyor. Meselâ “Saptırıcı merak” olduğu gibi, “Epistemik merak” da var. Saptırıcı merak belirli bir yöntemi veya süreci izlemeyen, bir ilgi odağından diğerine kayan merak türünü ifade ediyor. Epistemik merak ise basit bir yenilik arayışında derinleşmeyi, anlayışımızı geliştirmek için yönlendirilmiş bir teşebbüse dönüşmeyi ifade ediyor. Bu durum ancak saptırıcı merakımız olgunlaştığında gerçekleşiyor. Saptırıcı merak bir dağın arka tarafında ne olduğunu bilmek istememize yol açarken, epistemik merak ise oraya vardığımızda hayatta kalmamız için gerek duyduğumuz bilgileri edinmemizi sağlıyor.  Epistemik merak sürekli olarak bilişsel bir çaba gerektirdiği için kendi içinde zorluk taşısa da bu durumun onu nihayetinde daha tatmin edici kıldığını belirtmekte fayda var. Zira insanları öğrenmeye teşvik eden en iyi motivasyon kaynağı epistemik meraktır.

Bilinmeyeni keşfetme arzusu merak kavramını da beraberinde getiriyor. Günümüz modern dünyası ise adeta saptırıcı merakı körüklemek için tasarlanmış gibi… Sosyal medyada karşımıza çıkan Twitter, Facebook, Instagram paylaşımları -reklam, fotoğraf, video vb.- dikkatimizi çekmek ve ilgimizi canlı tutmak amacıyla tasarlanan popüler eğlence araçları olmaktan öte bir anlam taşımıyor.

Bu noktada sanatçı Leonardo da Vinci’nin “Söyle bana…” cümlelerini sıraladığı not defterinden  söz etmekte fayda var. Da Vinci “Söyle bana…” sözleriyle başladığı onlarca cümle kurarak ve her cümlede o anda aklına gelen bir dizi ifadeyi art arda sıralayarak epistemik merak izleri taşıyan bakış açısını son derece net bir biçimde ortaya koymuştur.

Merakın üç aşaması

Amerikalı filozof ve eğimci John Dewey, 1910 yılında kaleme aldığı yazısında, merakın üç safhası olduğunu belirtiyor:

İlk safha, çocukların etraflarında olup bitenleri keşfetmek, araştırmak için duyduğu ve entelektüel olmaktan çok içgüdüsel bir açlığın yaşandığı dönem olarak tanımlanıyor.

İkinci safhada merak, çocukların diğer insanların dünya hakkında bilgi edinmeleri açısından faydalı birer bilgi kaynağı olduğunu fark ettikleri dönemi ifade ediyor. Bu aşamada merak sosyal bir nitelik kazanıyor, “niçin” soruları peş peşe sıralanıyor. Bilgi toplama ve özümseme alışkanlığı yöneltilen sorulardan daha büyük önem taşıyor.

Üçüncü safhada ise merak, problem çözmek için cisimlerin gözlemlenmesi ve malzeme toplanması sayesinde bir ilgiye dönüşüyor. Bu nihai safhada merak, birey ve dünya arasındaki bağı güçlendiren, kişinin deneyimine ilgi, karmaşıklık ve sevinç katmanları ekleyen bir gücü ifade ediyor.

John Dewey yazısında herkesin üçüncü safhaya ulaşamayacağını düşündüğünü belirtiyor. Dewey, merakın canlı tutulması için sürekli olarak çaba sarf etmeyi gerektiren kırılgan bir özellik olduğu görüşünü ortaya koyuyor. Yaşadığımız dönemi düşündüğümüzde Dewey’in bu görüşünde pek de haksız olduğunu söyleyemeyiz.

 “Şimdi ne olacak?”

Carnegie Mellon Üniversitesi’nde görev yapan Psikolog ve Davranışsal Ekonomist George Loewensein ise merakı, bir bilgi boşluğu ile karşılaştığımızda verdiğimiz tepki olarak tanımlıyor. Loewensein’a göre öğrenme arzumuzu tetikleyen tek şey uyumsuzluk değil, bilgi eksikliği de öğrenme arzumuzu tetikleyebilir. Bilgi boşluklarıyla karşılaştığımızda, bunu genellikle soru sorarak ifade ederiz: “Kutunun içinde ne var?”, “O adam niçin ağlıyor?”, “Çile çekmek anlamına gelen dört harfli sözcük nedir?” Bu aşamada sahip olduğumuz bilgilerde eksiklik vardır ve biz elimizdeki kutuya, karşımızda ağlayan adama ya da önümüzdeki bulmacaya bakarak bilgi dağarcığımızdaki eksik parçaları tamamlamak isteriz.

Primum non nocere!

Bilgi boşluğu ile karşılaşıldığında yöneltilen “Şimdi ne olacak?” sorusu dünyanın en güçlü sorularından biridir. Tıp eğitiminde öğrencilere öğretilen ana kurallardan biri de “İlk olarak zarar vermemek Latince ifadesiyle Primum non nocere”dir. Bu bilgi ve bakış açısından yola çıkarak okullarımızdaki eğitimcilerin, çocuklardaki merakın geliştirilmesine yönelik uğraş verirken asıl dikkat etmeleri gerekenin çocukların doğuştan getirdiği doğal merakı köreltmemeleri, öldürmemeleri olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü “Benim özel bir yeteneğim yok. Sadece tutkulu bir meraklıyım.” diyen Albert Einstein’ın sözlerinin ışığında söylemeliyiz ki, dünyanın meraklı öğrenciye çok fazla ihtiyacı var.

İşaret etmek neden önemli?

Yazar Ian Leslie 2014’te kaleme aldığı Merak kitabında meraklı insanları genellikle diğerlerinden daha akıllı, daha yaratıcı ve daha başarılı olarak tanımlıyor. Yazar satırlarına meraka yönelik bakış açısını ortaya koyduğu şu sözlerle devam ediyor: “Ancak, merakın bize sağladığı ödüllerin daha evvel hiç olmadığı kadar fazla olduğu bu dönemde, merak genellikle yanlış anlaşılmakta, küçümsenmekte veya giderek bilişsel elitlerin tekeli altına girmektedir.”

 Merakın gelişiminin özellikle de yaşantımızın ilk aylarında ve yıllarında etrafımızda bulunan insanların davranışlarından da derin bir şekilde etkilendiğini belirten yazar Ian Leslie’nin kitabında bu konuya değindiği bölümü ben de sizlerle kısaca paylaşmak isterim:

“… Begus, aynı araştırma kapsamında bebekleri, ebeveynleri ile oyun oynarken gözlemlemiştir. Gözlemlerinin sonucunda, isteklerine ebeveynlerinden daha fazla tepki alıp, karşılığında onlara daha fazla soru soran çocukların, seçtikleri oyuncağın nasıl kullanıldığına dair daha fazla şey öğrendiğini keşfetmiştir. Begus ve Gliga’nın -araştırdıkları soruya verilebilecek en uygun cevap da muhtemelen burada yatmaktadır- bir çocuğun büyüdüğünde  meraklı veya meraksız olması, şaşırtıcı bir şekilde, büyük oranda dile getiremedikleri bu soruları ebeveynlerinin nasıl cevapladığına bağlıdır. Merak bir geri besleme döngüsüdür. Peki ama çocuklar işaret etmenin ne işe yaradığını düşünür? Bu, işaret ettiklerinde yetişkinlerin verdikleri tepkileri nasıl algıladıklarına bağlıdır. Gliga’nın bana söylediğine göre “Her işaret ettikleri cisim çocuklara verilirse, işaret etmenin amacının çeşitli şeyleri elde etmek için olduğunu öğrenirler. Kendilerine işaret ettikleri cismin adı söylenirse, işaret etmenin bir tür bilgi edinme yöntemi olduğunu öğrenirler.” Bunun üzerine Gliga’ya çocukların işaret ederek verdikleri sinyale karşılık bu tepkilerden birini alamadıklarında ne olduğunu sordum. Yanıt: “İşaret etmekten vazgeçerler…”

Görüyorsunuz işte, tüm hikâye burada saklı. Evde, okulda çocukların daha çok “işaret etmesi”ne fırsat vermemiz gerekiyor. Çünkü merak bir alışkanlık ve bu alışkanlığın gelişmesi için beslenmesi şart.

Tasarımcı Charles Eames “Bilgi çağının ardından, tercihler çağı gelecek.” diyor.

Sizce de Aristoteles’in “Bilgi edinme arzusu” olarak adlandırdığı kavramla aranızdaki ilişkiyi yeniden gözden geçirme -meraklı olmayı seçme- vaktiniz gelmedi mi?

Gelecek meraklı olmayı tercih edenlerindir.

Ünlü yönetmen James Cameron: Before Avatar…a curious boy  TED konuşmasını İzlemek ister misiniz?

GERİ BİLDİRİM ARMAĞANDIR

BİR YORUM YAZ