Sanatın ve Yüreğin Çağındayız

1
83

2000’li yıllara dek, iş dünyasında özellikle tercih edilen çalışan profiline baktığımızda;alanında uzman, belli bir düşünme biçimine sahip, donanımlı ve nitelikli bireyler dikkat çekiyor, öne çıkıyordu. Keza eğitim sistemleri de bu gereksinim doğrultusunda yapılanmıştı. Bilgi çağı olarak adlandırılan bu çağın belki de en önemli özelliği, “sol beyne” vurgu yapmasıydı. Sonrasında ise küreselleşme, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin dünyada yarattığı değişim ve dönüşümler yeni gereksinimleri de beraberinde getirdi. Yeni gereksinimlerin belki de en önemli sonucu yetişmiş işgücü profilini etkilemesi oldu. Peki, ortaya çıkan yeni çalışan profili ne tür özellikler taşıyordu? Yeni oluşum, çok farklı düşünme biçimine ve farklı niteliklere sahip; yaratıcı, empati duygusu gelişmiş, toplumun mutluluğu için hizmet eden, büyük resme odaklı girişimci bireyleri (sanatçılar, tasarımcılar, öykücüler vb.) işaret ediyordu.

Bu noktada Daniel H. Pink’in “Aklın Yeni Sınırları” kitabında yer verdiği ve iki ekonomistin imzasını taşıyan araştırmaya değinmekte fayda var. Araştırma kapsamındaki çalışmalardan biri on yıllık istihdam verilerinin sonuçlarını içeriyordu ve bu sonuçlarda iş dünyasındaki en büyük kazanımların “insani beceriler ve duygusal zekâ” gerektiren işler ile (örneğin uzman hemşireler) “hayal gücü ve yaratıcılık” gerektiren işlerde (örneğin tasarımcılar) kendini gösterdiği ortaya konuyordu.

Bir başka dikkat çekici nokta ise son 20 yılda teknolojinin katkılarıyla giderek hız kazanan beyinle ilgili araştırmalar oldu. İki yarım küreden oluşan insan beyninde; sol yarım küre sırasal, mantıksal ve analitik özellikler taşırken sağ yarım küre sezgisel ve bütünsel özellikleriyle öne çıkıyor. Bilgi çağında insanların sol beyni baskın ve daha işlevselken, bu durum yavaş yavaş yerini sağ beynin daha etkin olduğu sanatsal ve bütünsel yeteneklerin öne çıktığı “bilgelik” çağına bırakıyor. Bu süreçte “bilgi” çağına güç veren sol beyin becerileri gerekliliklerini sürdürürken bunun tek başına yeterli olmadığı ve yaratıcılık, empati, bağ kurma, anlamlandırma gibi sağ beyin nitelikleri ile değer kazandığı ortaya konuyor. Bu durum ise dikkatlerimizi bir başka gerçeğe yöneltmemize işaret ediyor: sağ ve sol beynin dengesini kurmada ve sağ beynin yükselişini anlamakta okullara, eğitimcilere büyük görev düşüyor.

Bir eğitim uzmanı olarak, “bilgelik” çağında eğitimde niteliksel anlamda bir devrimden, evrilmeden söz edeceksek belki de buna ilk olarak, okullarda sanatı ön plana çıkararak başlamakta büyük fayda olduğu inancını taşıyorum. Bir başka deyişle, okullarda, çocuklara yaratıcılıklarını kullanabilmeleri için kendilerini nasıl özgür kılabileceklerini öğretmekle işe başlamak gerektiğini düşünüyorum. Doğadaki her çocuk endemiktir ve yaratıcı bir potansiyelle doğar. Çocukların gerçek yeteneklerini ve tutkularını keşfetmeye teşvik eden bir bakış açısıyla yetiştirmek için okul ortamının ve özelinde de eğitim programlarının buna göre yeniden tasarlanması gerekiyor. Eğitim programlarını tasarlarken, yaratıcılık ve sanat arasındaki yakın bağ ve ilişki dikkate alınarak, sanatı merkeze almanın büyük önem taşıdığını ifade etmek istiyorum. Zira sanat çağrışımla işler ve özgürdür. Yeni bağlantılar yapar, imgeleri birleştirerek anlam oluşturur.

Young-ha Kim’in ”Sanatçı Olun Hemen Şimdi” adlı konuşmasında söylediği gibi; hepimiz sanatçı olarak doğduk aslında…


Ülkemizdeki eğitim sistemi doğrultusunda ele alınması gereken ikinci önemli nokta ise insani bağlar ve ilişkilere verilen değerleri içeriyor. Eğitim çevrelerinde, öğrencilerin neden öğrenemediklerine dair birçok görüş ortaya konuluyor. Özellikle ülkemizde, sınıfların kalabalık olması, eğitim programları, okulların donanım eksikliği, öğretmen yetersizliği, ailelerin ilgisizliği, devamsızlık vb. sorunlar bu noktada ardı ardına sıralanıyor. Ancak bu tespitler ortaya konurken amacı yüreğin temel işlevini harekete geçirmek olan “insani bağlar ve ilişkilere verilen değer” üzerinde neredeyse hiç durulmuyor, bahsedilmiyor ve çoğu zaman es geçiliyor.

Konuyla ilgili olarak James Comer diyor ki; “Hiçbir dikkate değer öğrenme, dikkate değer bir yakınlık olmadan oluşamaz.” George Washington Carver ise bu konudaki düşüncesini “Bütün öğrenme ilişkileri, anlamaktır.” sözleriyle ifade ediyor. Bir diğer deyişle öğrenciler ancak,doğal ve samimi olarak kurulan bağ ve insani değerler doğrultusunda öğrenebiliyor.

Dünyanın barışa, huzura ve sevgiye fazlasıyla ihtiyacı olduğu bu zamanlarda,çocukların öncelikle birbirine tahammülü, bireysel farklılıkların çeşitliliğin bir gerekliliği olduğunu, karşısındakini olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmesi ve fedakârlık bilincini geliştirmesi gerekiyor. Çocuklar sevgiyle yaklaşmayı, hoşgörüyle bakabilmeyi bir değer olarak kazandıklarında; bizlerin, ülkemizin ve dünyanın kazanacağını bilerek eğitimde yeni adımlar atma zamanı…

Kısacası zaman, açık bir yürekle ve özgür bir zihinle bakma zamanı.

 

Kaynaklar:

Daniel H. Pink, ‘Aklın Yeni Sınırları’,  MediaCat Kitapları

Rita Pierson ‘He Çocuğun Bir Kahramana İhtiyacı vardır’

http://www.ted.com/talks/lang/tr/rita_pierson_every_kid_needs_a_champion.html

*Bu yazı Türkiye Özel Okullar Derneğinin Temmuz/2013 sayısında yayınlanmıştır.

PAYLAŞ
Önceki YazıYavaşla!
Sonraki YazıApp Kuşağı

1 YORUM

BİR YORUM YAZ