Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Hayvanlardan İnsanlara Sapiens

Son yıllarda okuduğum, en ilginç ve zihin açıcı  bir kitap var ki paylaşmamak olmazdı. ‘’insan türünün kısa bir tarihi üzerine’’ yazılmış 30’dan fazla dile çevrilmiş: Hayvanlardan Tanrılara SAPIENS. Tüm dünyada büyük ses getiren kitap birçok sorunun cevabını okurlarına sunuyor.

Kudüs İbrani Üniversitesinde dünya tarihi dersleri veren, tarihçi   Yuval Noah Harari,  dünya tarihi derslerindeki ders notlarını bir araya getiriyor ve SAPIENS kitabı  ortaya çıkıyor.

Kitap,  bizde Kollektif Kitap’tan çıkmış ve ülkemizde bir yıl içerisinde 13 baskıya ulaşmış. Türkçeleştirilmesini ise Ertuğrul Genç yapmış. Çok başarılı bir çeviri olduğunu söyleyebilirim.

SAPIENS’de oldukça yalın, anlaşılır, akıcı bir üslup kullanan Yuval Noah Harari adeta bir hikayeci gibi anlatmış. Bu da okuyucuya adeta sürükleyici bir roman okumak gibi geliyor.

Yuval Noah Harari “100 bin yıl önce yeryüzünde en az altı farklı insan türü vardı. Günümüzdeyse sadece Homo sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak?” sorusunun peşinden gidiyor.

Yuval Noah Harari, kitapta ateşin keşfinden bu yana yeryüzünün ehlileştiriş sürecini devrim niteliğindeki dönemeçlere bağlıyor. Buna göre, yaklaşık 70.000 yıl önceki bilişsel, 11.000 yıl önceki tarımsal, 500 yıl önceki bilimsel ve yakın zamanlı bioteknolojik devrimler bu serüvenin köşe başlarıdır diyor.

Kitap dört bölümden oluşuyor. Her bir kısımda aşağıdaki soruların yanıtlarını detaylı bir şekilde öğreniyorsunuz.

  •  Homo sapiens neden ekolojik bir seri katile dönüştü?
  • Para neden herkesin güvendiği tek şey?
  • Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen?
  • Güç elde etmekte böylesine yetenekli olan insanlar neden bu gücü mutluluğa dönüştürmekte başarısızlar?
  • Geleceğin dini bilim mi?
  • İnsanların miadı çoktan doldu mu?
  • 100 bin yıl önce Yeryüzü’nde en az altı farklı insan türü vardı. Günümüzdeyse sadece Homo Sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak?

 Yazarın, özellikle tarım toplumunun ortaya çıkışını anlattığı bölüm ve insanlığın geleceğine dair öngörüsü beni en şaşırtan bölümler oldu.  “İnsan tepeye o kadar hızlı çıktı ki ekosistemin gerekli ayarlamayı yapacak vakti olmadı.” diyen Yuval Noah Harari, 70 bin yıl önce gerçekleşen Bilişsel Devrim’le başlattığı bu kitabında, insanların küresel ekosistemde oynadıkları rolden imparatorlukların yükselişine ve modern dünyaya kadar pek çok konuyu irdeliyor, tarihle bilimi bir araya getirerek kabul görmüş anlatıları yeniden ele alıyor.

Yuval Noah Harari, bilişsel devrimi “dil” etkenine bağlıyor. Ancak dil neandertallerde de vardı diyor ve sonra bizim türümüzün farkının sanal olgulara inanma ve geleceği planlayabilme gibi yetkinlikler olduğunu söylüyor.

Hikayeci ve Gezgin Sapiens

 Bu fetih anlayışı Bilişsel Devrimi tetik­ledi; Sapiens, etrafındaki dünyayla ilgili bilgi edinip bunu aktardı, ilişki­ler kurdu ve davranışlarını geliştirip soyutlama yetisi kazandı. Kısacası kültürün kuruculuğunu üstlendi. Avcı-toplayıcılıktan alet yapımına, oradan ekip biçmeye ve sonunda müreffeh topluma uzanan süreçte Sapiens, eski bir filozofun dediği gibi bir balona üflenircesine büyü­dü. Harari bu büyümeye “hikayeci ve gezgin Sapiens’in, hayvan krallı­ğındaki en önemli ve en yıkıcı güç haline gelişi” diyor.

 SAPIENS’de Evrim geçiren insanların küresel ekosistemde oynadıkları rolden imparatorlukların yükselişine kadar pek çok konu irdelenmiş, tarihle bilimi bir araya getirerek kabul görmüş anlatılar yeniden ele alınmış, geçmişteki gelişmeleri  günümüzdeki olaylara ustalıkla bağlanmış.

Sonlara doğru ailenin ve akrabalık bağlarının tüketim makinesi tarafından nasıl yok edildiği başarılı bir şekilde aktarılıyor. ‘’Bir insan yetiştirmek için bir kabile gerekir’’ sözünün aslında neyi tarif ettiğini çok iyi anlatılmış.

‘’Yakın zamanda insanlar, dört milyar yıldır yaşama hükmeden doğal seçilim yasalarını esnetmeye başladılar. Artık sadece dünyayı değil, kendimizi ve diğer canlıları tasarlama becerisi de kazandık. Peki bu bizi nereye götürüyor, bizi neye dönüştürebilir?’’ diyerek  Harari  geleceğe bakmaya  zorluyor okuru.

Sahi neye dönüştürebilir?

Harari’,  hayal gücümüzü beslemek için, kitabın son bölümü ise  “sapienler” için hafif iç karartıcı tahminler içeren biraz bilim kurgu öykülerini andırıyor,

Sonuç olarak SAPIENS, çok geniş bir zaman dilimine yayılan konuları konuşma diline benzer bir şekilde özetlediği için okunması gereken bir kitap.

İnsanlık tarihine ilgi duyanlar ve iyi bir hikaye okumak isteyenler bu kitap sizin için…

Not 1. Harari aşağıdaki konuşmasında kitaptan belirli kısımları özetliyor (Videoda Türkçe alt yazı seçeneği var)

Not 2. Yuval Noah Harrari’nin  yakın zamanda Hürriyet gazetesi Kelebek ekinde yayınlanan röportajını ben ilgiyle okudum. Size de okumanızı öneririm.

http://www.hurriyet.com.tr/bir-sonraki-devrim-bedenlerimizi-degistirecek-40113101

sapiens

 

Bu yazım 17.06.2016’de Eğitimpedia da yayınlanmıştır.

 

Fotograf: Hürriyet Gazetesi

“İstanbul’da standartlaşma adına öğretmenlerin renkleri yok ediliyor” 2.bölüm

Sohbetin ilk bölümü burada ”Fide, pek çok ortak hayalimin ortak noktası”

“İstanbul’da standartlaşma adına öğretmenlerin renkleri yok ediliyor”

 Okul kültürü öğretmenliği etkileyen bir şey midir?

Öğretmen bir okula geldiğinde ilk olarak okulun profilini, neyi önemsediğini gözlemliyor ve hemen buna göre şekil alıyor. Zaten okullar da bunu zorunlu kılıyor. Okul aslında öğretmenlerin özgün olmasını istemiyor. Bu anlayış renkli öğretmenlere okullarda yaşama şansı bırakmıyor. İstanbul’da ilk fark ettiğim bu oldu: Standartlaşma adına öğretmenlerin renklerinin yok edilmesi… Okulun beş şubesi varsa beşinde de aynı şeyin yapılmasını zorunlu kılıyor. Zaten okul bunu velilerine de taahhüt ediyor. Sonra aynı okulun bireyselleştirilmiş,  farklılaştırılmış eğitimden bahsetmesi de bana komik geliyor.

Gösterilenlerle yapılanlar arasındaki o hayal kırıklığı nasıl bir karar almanı sağladı?

Bu hayal kırıklığı bana aynı zamanda özgüven de verdi. İstanbul’un birçok konuda geride kaldığını gördüm. Bunu görmek kendime güvenmeme ve iş yapma konusunda cesaret duymama yol açtı açıkçası…

 Orada nasıl bir karar verdin?

Kendi kişilik özelliklerime ve deneyimlerime uygun bir iş tasarladım. Profesyonel yöneticiliği bırakıp Likya Danışmanlığı kurdum ve yeni açılan özel okullara danışmanlık yapmaya başladım. Bir okulu hayal aşamasındayken konumlandırıp; eğitim programları, mimarisi, öğretmen kadrosuna kadar tüm süreçlerine yönelik danışmanlık hizmeti veriyordum. Yeni bir iş koluydu o dönem için ve benim kişilik özelliklerime, deneyimlerime çok uygundu.

 “Likya Danışmanlık benim kendimi yetiştirdiğim bir okul oldu”

 Peki, avantajı ne oldu?

Okulculuktan gelip aynı dili konuşmak, sisteme bütün bakabilen birinin sisteme dâhil olması; hem bana hem de danışanlara avantaj getirdi. Ben aslında bir taraftan da yeni okullara deneyim taşıyıcı biri hâline geldim. Eski okullarda yaptığımız hataları danışmanlık hizmeti verdiğimiz yeni okullarda yapmamaya özen gösterdik, buna önem verdik.

 Çok farklı okul kurucularıyla tanıştın, çok farklı kültürlerde okullar kurdun. Danışmanlık tam olarak nerede başlayıp nerede bitiyordu?

Okulun hayal aşamasından, açıldığı ilk güne kadar devam eden bir süreç… Kayıt kabulden, teknolojilerin seçimine; öğretmen, yönetici seçiminden, organizasyon şemasının çıkarılmasına, tanıtım stratejilerine kadar uzanan geniş bir perspektif olduğunu söyleyebilirim.

Danışmanlık ilişkisi ilginç bir şekilde karşılıklı bir etkileşim aslında. Çok farklı kültürlerde okullar kurdum, çok farklı kültürlerden gelen kurucularla çalıştım. Bu bana, sektörün her cephesinden bakma fırsatı sağladı. Likya Danışmanlık daha çok benim kendimi yetiştirdiğim bir okul oldu diyebilirim.  Kurucusu olduğum Fide ile birlikte 16 tane okulun kuruluşunu gerçekleştirdik.

 Süreç bittikten sonra dışarıdan o okullara bakmak nasıl?

Bazen keyifle bakıyorsun bazen olmuyor. Öyle olunca, farkına varmadan sahiplendiğini görüyorsun. Gidip o okulda izini gördüğünde bir heyecan duyuyorsun, bazen de o izin silindiğini görüyorsun. Aslında bu çok doğal, okulla aranda kaçınılmaz olarak duygusal bir bağ kuruyorsun. Okullarla aramdaki duygu bende hiç kopmuyor. Dönem dönem güçleşiyor bu çünkü çok yakınlaşıyorsun bir süre sonra.

“Liderlik sizin tanımladığınız bir kavram değildir.Sizi tanımlayan bir şeydir”

Aslında her bir süreçte bir liderlik var. Liderliği nasıl tanımlıyorsun?

Liderlik aslında daha çok profesyonel dünyaya ait bir kavram gibi gözükmekle birlikte en temel yanı iş yaptığın insanlarla ve çalışma arkadaşlarınla kurduğun duygusal bağda gizli. Yöneticilik teknik bir kavram ama liderlik teknik değil, duygusal bir kavram. Ya lidersiniz ya da değilsiniz. Lidermiş gibi yapamazsınız Liderlik sizin tanımladığınız bir kavram değildir. Sizi tanımlayan bir şeydir.

Peki, sen nasıl bir lidersin?

On numara, beş yıldız (Kahkahalar…). Lidere “Nasıl bir lidersin?” diye sorulmaz, takipçilerine sorulur. (Kahkahalar…) Zor bir şey insanın kendine dair söz söylemesi… Sanırım ilişki yönü güçlü bir yöneticiyim. İnsanlara liderliği bir vasıf gibi giydirmeye çalışıyoruz. Liderlik vasfı olmadan da iyi bir yönetici olabilir kişi. Herkes lider olmak zorunda değil.

“Finlandiya’daki eğitim programı değişikliğini, Ağrı’daki öğretmen de dünyayla aynı anda öğreniyor”

 Senin hayatında önemli bir nokta: Eğitimpedia… Biraz da ondan söz eder misin…

İtiraf etmeliyim ki Eğitimpedia hayatta yaptığım en iyi işlerden biri… O kadar çok insana dokunuyor, o kadar çok insan Eğitimpedia’da okuduğu bir makaleden etkilendiğini dile getiriyor ki; bir kere bunun keyif kısmı çok değerli. Yaptığınız bir işin bu kadar yaygın bir kitleye ulaşıyor olması son derece keyif verici bir şey, ayrıca çok inanarak yaptığımız bir iş. İnsanlar ne duymak ister diye bir şey yazılmıyor ya da çevrilmiyor Eğitimpedia’da. Oradaki her makaleye inanıyoruz, inandıklarımızı paylaşıyoruz sadece.

Eğitimpedia hangi ihtiyacı giderdi?

Dil, öğretmenlerin önünde bir bariyer. Pek çok öğretmen yabancı dili olmadığı için dünyadan beslenemiyor. Bu defa da dünyayla ilişki kurmak sadece yabancı dil öğretmenlerinin tekelinde bir işe dönüşüyor. O yüzden özel okul yöneticilerinin çoğu İngilizce öğretmenleri, çünkü sadece onlar dünyayla ilişki kurabiliyor. Sonra da dünyada uygulanan bir model ya da içerik getirilip öğretmenler üzerinde bilgi iktidarı kuruluyor. Seminerlerde, sempozyumlarda İngilizceden çevrilmiş makalelerle sunum yapmak bir şova dönüşmüş durumda. Biz Eğitimpedia’da şunu yapmış olduk her şeyden önce; dünyadaki en iyi eğitim bloglarını takip ediyoruz. Orada dikkatimizi çeken ve Türkiye koşullarına da uygun bulduğumuz en güncel makaleleri, 1-2 saat içerisinde Eğitimpedia’da yayınlıyoruz. Finlandiya’daki bir eğitim programı değişikliğini, Ağrı’daki öğretmen de dünyayla aynı anda öğreniyor. Bu o öğretmene dünyadan kopmamakla ilgili bir duygu veriyor. Dil bariyeriyle ulaşamadıkları ve asla ulaşamayacaklarını düşündükleri bir dünyayla onları buluşturuyoruz.

 Eğitimpedia seni nasıl bir dünyayla buluşturdu?

Daha meraklı bakmaya başladım etrafa. Sadece kendim için değil, insanlara ne anlatırım diye aslında. Bu ilgi bir sorumluluk getiriyor. Sonuçta orayı takip eden çok sayıda insan var. Acaba onlar neyi merak ediyordur, bir kişinin daha okuması için ne yapabilirim gibi bir durum oluştu.

Bence sosyal sorumluluğun ezberleri de bozuldu ne dersin? Sosyal sorumluluk deyince hep yüz yüze, yakın bir iletişim akla geliyor. Sosyal sorumluluğun farklı bir mecrada da hayat bulabileceğini gösterdi Eğitimpedia

Evet, Eğitimpedia ticari amaçla kurulmuş bir site değil, bir sosyal sorumluluk projesi. Burayı bundan sonra daha da nasıl geliştirebiliriz, asıl derdimiz bu.

 “Çocukların oyun hakkını onlara yeniden vermeyi başarırsak, Eğitmpedia bence görevini yapmış olacak”

 Şu ana kadar misyonunu gerçekleştirdi mi?

Büyük oranda gerçekleşti. Kuruluş misyonunun oldukça ilerisindeyiz diyebilirim. Bu kadar yaygın bir kitleye erişeceğimizi, etki yaratacağımızı açıkçası çok öngörmemiştik. Yarattığı etkiyi her yerde görüyoruz. Velilerden duyuyoruz, öğretmenlerden duyuyoruz. İlk kez galiba bir blogda hem ebeveynin, hem öğretmenin çocuklara aynı yerden bakmasını sağladık.

Hangi ezberleri bozduğunu düşünüyorsun?

Türkiye’de en değerli şey akademik eğitim. Bir kere bu ezberi bozduk. Çocuğa ne kadar çok bilgi yüklersek o kadar iyi anlayışını ve yaklaşımını tersine çevirdik diyebilirim. Dünyada gelişmiş ülkelerde oyun odaklı eğitimin ne kadar kıymetli olduğu, eğitimin vazgeçilmezi olduğu sanırım Eğitimpedia’daki yayınlardan sonra daha da netleşti. Eğitimpedia’da öğretmenin kendini veliye anlatmasına araç olmaya çalıştık. Bu çabanın öğretmenin ne kadar değerli olduğu ile ilgili güçlü bir farkındalık oluşturduğunu görüyoruz. Ayrıca velinin çocuğu ile kurduğu ilişkideki ifadelerine ve bunun olası etkilerine de önemli oranda dikkat çektik diyebilirim.

 Yıllar içerinde oyun, oyun araçları değişti ama neler baki kaldı?

Kırşehir’de bir deyim vardır: “Abdal düğüne, çocuk oyuna doymaz”. Aslında biz oyunun doyulmaz bir şey olduğunu savunuyoruz. Çünkü şöyle bir noktaya gelindi: Oyun küçük yaşlarda oynanır ve okul çağı itibariyle de biter. Ne yazık ki böyle keskin bir anlayış yerleşti. Eğitimpedia sanırım orada bir bariyer kurdu. Biz, oyunun çocuğun en temel hakkı olduğunu yeniden savunur hale getirmeye çalışıyoruz. Çocukların oyun hakkını onlara yeniden vermeyi başarırsak, ülkede böyle bir iz bırakırsak Eğitimpedia bence görevini yapmış olacak. 

Hayaller, hayal kurmak, hayallere kavuşmak senin için ne ifade ediyor?

Ben hayalperest bir çocuktum. Küçücük bir şeyler başardıysam bu hayalperest olmamdandır. Bunun ana ateşleyicisi ya bir duvarın ya bir ağacın tepesinde, en zor günümde bile hep bir hayalimin olmasıdır. O hayali kurma anını seviyorum.

 “Fide, öğretmen ve öğrenci merkezli bir okuldur”

 Fide Okulları nasıl bir hayaldi senin için?

Pek çok hayalimin ortak noktası diyebilirim Fide için. Bu artık bir iddiayı ortaya koymakla ilgili bir şey. Özel okulculuk ya da okula dair eleştirel bakan bir yerden çok söz söyledik bugüne kadar. Fide, bunların somut bir yerde hayat bulmasını sağlamak açısından benim için çok kritik bir yer. Gençlik dönemimizde politika yapmak demek, dünyayı değiştirmekti. Evin içini, odanı değiştiremezken, dünyayı değiştirmek gibi çok yukarıdan iddialarda bulunan ama aslında hiçbir şey yapmayan bir yerdeydik. Ben galiba son yıllarda bunu değiştirdim. Etki alanımda kalmaktan, etki alanımda bir şeyleri değiştirmekten bahsediyorum. Bu kendinle yüzleştiğin bir alan. Dünyayı değiştirmek, iş yapmamakla ilgili bir kaçış alanı aslında. Niye yapamıyorsun? Ne yapalım dünya böyle kardeşim gibi…  Ben o konuda hem biraz iyimserim hem de kendi bulunduğum alanda doğru etkiyi, dönüşümü sağlarsam, hayal ettiğim büyük etkiyi de sağlayabileceğime inanıyorum. Ben Fide’yi kurarken açıkçası Maltepe’de küçük bir okulum olsun, oradan da çok para kazanayım hayaliyle kurmadım. “Fide, eğitimi dönüştürüyor” şeklinde daha büyük iddialarım, daha büyük hayallerim var aslında. Bu bir okul için iddialı gözükebilecek bir şey. Ancak eğer doğru işler yaparsak, eğitimi gerçekten dönüştürebiliriz. Bunu belki Fide yapmayacak, belki başka bir okul yapacak. Bu açıdan Fide’ye, “o dönüşümün ilk adımı” misyonunu yüklüyoruz diyebilirim.

Dönüştürmeyi nasıl tarif edersin?

Dönüştürmek kendi içerisinde doğru olanları almak, çıkarmanız gerekenleri çıkarmak; asıl geldiği kökten kopmadan, koparmadan… Biz Fide’de açıkçası eğitimi yeniden o en sade haline dönüştürmeyi hedefliyoruz. Dönüştürmekten kastımız bu: Aslına dönüştürmek.

 “Burası benim kendimi gerçekleştirme alanım”

 Sevgili Ali, gerek sosyal medyada, gerekse söyleşilerinde ve gerekse de veli görüşmelerinde şu anda kurucusu olduğun Fide Okullarına dair neler yapacağını ve nasıl yapacağını çokça paylaşıyorsun. Ben asıl Fide’yi neden kurduğunu merak ediyorum.

Fide’yi kurmamın nedeni açıkçası her şeyden önce iz bırakma ihtiyacı galiba. Çünkü ben birinci motivasyon kaynağı para kazanmak olan biri değilim. Benim birinci motivasyon kaynağım bir iş yapmak, yaptığım işin özgün bir iş olması. Her işin bir halesi vardır ya, etrafına yaydığı bir ışık… Onun iyi olmasıyla ilgili bir durum, bir duygu… Fide’nin binasını ilk gördüğüm andan itibaren hayal ettiğim, kurmak isteğim okul olduğu duygusu bende çok net oluştu. Fide için bir yanıyla benim bugüne kadar iddia ettiğim şeyleri gerçekleştirme çabam, diğer yanıyla da karşı çıktığım şeylerin yer almadığı bir okulun olabileceğine dair ispat çabası diyebiliriz. Fide’yi bunca yıldır oluşturduğum birikimi, deneyimi somutlaştırdığım, ete kemiğe büründürdüğüm yer olarak görüyorum. Fide, benim kendimi gerçekleştirme alanım.

Ali Koç’un kişisel tarihinde neler var onu dönüştüren?

Köydeki okulum var, üniversitem var. Kitaplar, filmler, insanlar var.

Son dönemlerde okuduğun, izlediğin neler var sana ilham veren?

Geçenlerde Jean Jack Rousseau’nun Emile’ni okudum tekrar. Bir çocuğun üzerinden anlatılan süreç çok değerliydi. Bahçıvanlar üzerine bir belgesel izledim. Fide’nin öğretmene yaklaşımını da net olarak oradan referans aldık. Eğitimpedia’da yayınladığımız Stephen Hawking’in matematik öğretmeniyle arasındaki “şans verildiğinde her çocuğun neler yapabileceği”ni işaret eden ilişki bana bir kere daha ana değerlerimi hatırlattı.

 Nelerden besleniyorsun?

Sosyal medyanın dezavantajını yaşıyorum. Eskisi kadar yoğun okuyamıyorum, çok sık film izleyemiyorum. Ama hâlâ bir kitabı baştan sonra okumanın tadının yerine bir şey koyabildin mi dersen, hayır koyamadım.  Benim için en değerli yerde duruyor.

“İyi şeyler konuşmanın iyileştirici etkisine inanıyorum”

 Birçok farklı şehirde, henüz mesleğinin ilk yıllarında olan öğretmenlerle bir araya geldin. Gözlemlerin neler?

Bütün genç öğretmenler olumsuzluklara çok odaklanıyorlar, sürekli yapamamak için bir gerekçeleri var. Çok sorun odaklılar ve sürekli problem konuşuyorlar. Ben iyi şeyler konuşmanın iyileştirici etkisine inanıyorum. İyi bir şey konuşun, iyi bir şeyi daha iyi nasıl yaparız, bunu konuşun. Hep birbirlerine o bizde olmaz diyorlar, negatifi aşılıyorlar. Ben onlara hep şunu anlatıyorum: Öğretmenlik, dünyayı değiştirme şansına sahip çok az meslek grubundan biridir. Dünyayı değiştirecek çocuk belki sınıfınızda. Hepsine ne olur aynı umutla, aynı heyecanla bakın. Şu sözü çok sık duyuyorum: “Sınıfımızda bir öğrenci var, ondan adam olmaz hocam”. Ben de onlara şunu söylüyorum: “Meslek etiği olarak bir öğretmenin bir çocuğa adam olmaz demek gibi bir lüksü yok”. Bu sözü söylediği gün etik olarak mesleği bırakması gerekir. Bizim mesleğimizin en önemli özelliği her çocukta büyük bir potansiyel görmektir. Genç öğretmen arkadaşlarımı bunu görmekten biraz uzak buluyorum. Bu beni üzüyor. Kendi potansiyelleriyle ilgili de ciddi sıkıntı var. Bakın, Eğitimpedia’da paylaştığımız dünya genelinden iyi eğitim uygulamalarında, sadece sınıfa akıllı tahta geldi ve her şey değişti gibi bir durum söz konusu değil. Sadece bir öğretmenin bakış açısının bazen bir okulu, bazen bir şehri, bazen bir ülkeyi nasıl değiştirdiğini anlatıyoruz orada. Siz kendinize inanın, sınıfınızdaki çocuklarınıza inanın.  Hem kendinize hem çocuklarınıza daha umutlu bakın.

Senin hikâyende, yıllar içerisinde seni ayakta tutan ne oldu?

Öncelikle bulunduğum hiçbir yeri yadırgamamak… Hakikaten bu ülkenin her karış toprağında kendimi ait hissediyorum. Bulunduğunuz topraklarla yabancılaşmazsanız, aslında her yer sizi kabul eder. O nedenle öncelikle nerede yaşıyorsam oranın tadını çıkartmaya çalışıyorum, ne yapıyorsam onun tadını çıkartmaya çalışıyorum. O anda bulunduğum şehirden daha güzel şehirlerin hayalini kurmuyorum. O şehirde daha güzel nasıl yaşarımın hayalini kuruyorum. Çalıştığım okuldan daha güzelinin hayalini kurmuyorum. O okul en güzel nasıl olur, ona bakıyorum. Öyle baktığınız zaman, o okula her gün başka bir gözle bakıyorsunuz. Her gün bir yenilenme, her gün bir güzelleşme oluyor. Bu da sizi kişisel olarak tatmin ediyor.

IMG_2304

Sevgili Ali Koç bu keyifli söyleşi için teşekkürler. Fide Okullarına her gün yenilenen ve güzelleşen uzun soluklu yıllar diliyorum.

Fide, pek çok hayalimin ortak noktası… 1.bölüm

“Fide, pek çok hayalimin ortak noktası” 

 

 Öğrenenler Kahvesi’nde bu kez değerli dostum Ali Koç’la kurucusu olduğu Fide Okullarının bahçesinde keyifli bir sohbet gerçekleştirdim; hayal kurmak, okumak, öğrenmek ve kalıcı izler üzerine…

 Kısa süre önce Twitter’da paylaştığın bir fotoğraf ve o fotoğrafa eşlik eden sözlerin beni çok etkiledi: Bu kapıdan girdim ilk kez bir okula; şimdi viran olmuş ama bana dünyayı açtı…” Senin öğrenme yolculuğunun başladığı Kırşehir’deki ilkokulunun fotoğrafıydı o, ben de söyleşimize oradan başlamak isterim. Neler hatırlıyorsun o günlere dair?

alikoçilokul

Okulun bahçesini hatırlıyorum. Çok oynadığımızı hatırlıyorum. Öğle yemeklerinde eve gidip, yemeğimizi hızlıca yiyip tekrar okulun bahçesinde toplanıp oynadığımızı hatırlıyorum. Değişik bir gelenekti. Yakın köylerdeki okullardan öğrenciler ve öğretmenler 23 Nisan’da bir araya gelir, köyün yakınından geçen bir dere kenarında pikniğe gidilirdi. Diğer köylerden çocuklarla ilk kez orada tanıştığımızı ve gün boyu oynadığımızı hatırlıyorum. Hem öğretmenler birbirleriyle iletişime geçiyordu hem de biz çocuklar… Bir de fasulyeleri hatırlıyorum tabii. Yazı yazmayı fasulyelerle öğreniyorduk. Hepimizin küçük bir torbada fasulyeleri vardı. O fasulyelerle yazdığımız yazıları hatırlıyorum. O, bende mesela çok kalıcı bir iz bırakmıştır.

“Rol model olması açısından ilkokul öğretmenimin tarzı ve ailesi beni çok etkiledi”

 İlkokuldaki öğrenme yaşantın sonraki hayatını nasıl etkiledi? Oradan ne izler taşıyorsun?

Kitap okuma alışkanlığımın temellerini görüyorum. Öğretmen, okuma konusunda çok teşvik ediyordu bizi. Babam da destekliyordu, çok okuyordum. Bugün benim hayatımı en çok kolaylaştıran şey, güçlü bir okuma alışkanlığımın olmasıdır aslında. Babamın bana getirdiği kitapları, öğretmenimin verdiği kitapları okurdum. Bana ilkokul öğretmenimin bıraktığı en anlamlı iz okuma keyfi oldu. Onu çok net hatırlıyorum açıkçası. Öğretmenlerin hayatta çok belirleyici olduğunu gördüm. Köyde yaşıyorlardı ama kentliydiler. Sonuçta onların yaşam biçimi ve aileleri daha moderndi bize göre. Bir rol model olması açısından öğretmenimin tarzı ve ailesi beni çok etkiledi.

 90’lı yıllarda Ankara’da bir üniversite öğrencisi olmak desem neler paylaşırsın?

Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyoloji öğrencisiydim. O yıllar politik yıllardı. DTCF, politikanın çok yoğun hissedildiği okullardandır. Çok farklı bölümlerin olduğu bir okul aynı zamanda. Ben sınıfta değil, bahçede öğrendiğimi hatırlıyorum. Değişik bölümlerden, farklı görüşlerden insanlarla bir aradaydık. Bu durum dönem dönem gruplar arasında çatışmalara yol açsa da, ben o çatışmaların içerisinde olmadım. Her dinden, siyasal görüşten, her kentten insan, küçücük bir bahçenin içerisinde sürekli yüz yüzeydi. Bu aslında “ötekiyle bir arada yaşamak”, “ötekini anlamak” açısından bana çok ciddi bir deneyim kattı.

“Aslında Ankara’daki her öğrenci biraz da Dost Kitabevi’nde yetişir”

Sosyoloji özellikle tercih edilerek gelinen bir bölümdü ve öğrenci profili çok iyiydi. Felsefeye, dünyaya, kendine dair tartışan, konuşan insanlar vardı. Kaldığım yurdun siyasal, hukuk, iletişim öğrencilerinin kaldığı bir yurt olması da benim en büyük avantajlarımdan biriydi. Okul dışından da ayrıca siyasal, hukuk ve iletişim öğrencileriyle bir arada oldum, onların derslerine misafir olarak girdim. Siyasalda yüksek lisans derslerine misafir öğrenci olarak girdim. Bu durum sosyoloji 1. sınıf öğrencisi olmama karşın çok ilerde dersler almamı sağladı. Onun dışında çok iyi akademisyenlerle sohbet etme şansı yakaladım. İlber Ortaylı, Ahmet Cevizci gibi değerli akademisyenler bizim ilişki ağımızdaydı. “Sosyoloji Öğrencileri Topluluğu” diye bir topluluk kurmuştuk. Öğrenci kongreleri düzenliyorduk –ki hâlâ devam ediyor- bu kongreleri ilk düzenleyen ekipteydim.

Ankara’nın daha küçük olması ve üniversiteler arası ilişkinin yakınlığı da benim farklı disiplinlerden beslenmemi sağladı. Bilkent Üniversitesi’nin kütüphanesinden çok şey öğrendim. Ankara’nın en iyi taraflarından biri de kitapçılarıdır ve aslında Ankara’daki her öğrenci biraz da Dost Kitabevi’nde yetişir. Bizim için de öyle oldu, onlar bizi hakikaten çok geliştirdi.

 “Öteki diye bir kavram oluşmadı bende”

Aslında senin bu tarif ettiğin akran öğrenmesi…

Sonuçta bu üniversitelerde taşranın parlak çocukları oluyor genellikle. Dünyaya dair, kendine dair derdi olan çocuklar…Antropolojibölümündeki yakın arkadaşlarımızla sürekli antropoloji tartışmak, Sosyoloji Öğrenci Topluluğu’nda akademisyenlerle yaptığımız “Çarşamba Söyleşileri”, sohbetler bizi çok geliştirdi açıkçası. Dediğim gibi Dil-Tarih sadece adresimiz belli olsun diye gittiğimiz yerdi. Ama Dil-Tarih’in bahçesi, diğer üniversitelerdeki öğrencilerle ilişkilerimiz; hem akademik, hem kişisel, hem de politik olarak çok gelişmemi sağladı diye düşünüyorum.

 Okuduğun üniversitenin mesleki ve kişisel yaşamına katkısı ne oldu?

İlişki kurmakla ilgili hiç zorlanmadım. Çünkü Dil-Tarih demek, sürekli ilişkiler kurmak demektir. Ankara, kültürü gereği çok yakın dostlukların şehridir. Ankara biraz da deyim yerindeyse insanın “piştiği” bir şehirdir. Orada yetişirsiniz, orada gelişirsiniz. İlişkiler çok kalıcı ve düzenlidir. O nedenle hâlâ üniversite yıllarımdaki dostlarımla görüşür, haberleşirim. Aynı zamanda Ankara’da öğrenci olmanın her şeye kolaylıkla ulaşabilme, kolaylıkla ilişki kurabilme becerisi kazandırdığını da söyleyebilirim. Çok disiplinli bir kültürde yetiştim, çok kolay iletişim kurabildim, bir de “öteki” diye bir kavram oluşmadı bende. Dil-Tarih’in en önemli katkıları bunlardır bana.

 Orada nasıl bir karar verdin?

Ben aslında akademisyen olmak istiyordum. Hem maddi koşullarım, hem de üniversitelere girişte kişisel ilişkilerin daha belirleyici olması nedeniyle bir küskünlük yaşadım. Tam da o dönem öğretmen atamaları yapılıyordu ve öğretmen olmak gibi bir rotayı tercih etmiş oldum. Oysa asıl hayalim akademisyen olmaktı.

 “Ya orada oturup kahredeceksiniz ya da orayı benimseyeceksiniz”

Milli Eğitim Bakanlığı atama yaptı ve ilk görev yerine gittin, oradan devam edelim.

Cizre’de sınıf öğretmeni olarak göreve başladım.  

Cizre’de kaç yıl görev yaptın?

Bir yıl.

 O bir yıl nasıl geçti senin için?

Bir yıl çok zor geçti. Asıl formasyonum sınıf öğretmenliği olmadığı için o bir yıl sınıf öğretmenliğini öğrenmekle geçti. Formasyon dersleri almıştım ancak öğretmenlik sahada, sınıfın içinde öğrenilen bir şey. Cizre gibi küçük kentlerde öğretmenler mesleğinin ilk yıllarını yaşıyor. Size o anlamda rehberlik edecek hiç kimse yok. Çok iyi bir kadro vardı o yıllarda Cizre’de. Hepsi mesleğine âşık öğretmenlerdi. Okulda beş öğretmendik ve her birimizin bir sınıfı vardı. Çok çalışkandık. Biraz kenarda kalmış bir okuldu. O çocukları sınava hazırlayalım diye saat ikiye kadar eğitim yapıp sonra onları kursa alıyorduk. Her gün birimiz okulda nöbetçi oluyorduk. Dersleri aramızda paylaşmıştık. O yıl, benim hayatımda en çok öğrendiğim yıl oldu diyebilirim. Çok sık Ankara’ya gittim, memleketim Kırşehir’e gittim. Kırşehir’de deneyimli öğretmenlerle bir araya geldim ve bir hafta derslerine girdim, gözlemledim. O öğretmenlerden kimi benim mevsim şeridimi hazırladı, kimi başka bir şeyi… Günlük planlarını paylaştılar benimle. Kırşehir’deki öğretmenlerden çok şey öğrendim. Çok okudum. Bazen problemli bir öğrenciyle karşılaştığımda etrafımda çözüm yoksa atladım Ankara’ya gittim. Kitap aldım. Birkaç çok iyi müfettiş vardı o dönemde, meslektaş konuşması yapabildiğimiz. Onlarla çok tartıştık, konuştuk. O yüzden o bir yıl; hem öğretmenliği öğrendiğim ve sevdiğim, hem de insanın bütün yoksunluklara rağmen çalıştığında neler yapılabileceğini gördüğüm bir yıl oldu. Orada çok sayıda çocukta fark yarattık, değişim yarattık. O zaman anlıyorsunuz ki, ya orada oturup kahredeceksiniz ya da orayı benimseyeceksiniz.

 Bu bir bakış açısı mıdır?

Bu hayata dair bir bakış açısıdır. Mesleki bir bakış açısı değil. Sonuçta mesleğe bakış açınız sizin genel olarak yaşama bakışınızdan başka bir şey değil ki… Ben bulunduğu yeri seven, yerini yadırgamayan biriyim. Orayı da hiç yadırgamadım.

Cizre’de geçirdiğin bir yıl sende nasıl bir iz bıraktı?

Bir, mesleği çok sevdim. Oradan sonra öğretmen oldum. İki, meslektaştan öğrenme meselesinde çok iyi deneyimler yaşadım. Hem benim katkı sağladığım, hem bana katkı sağlayan çok sayıda insan vardı. Mahrumiyet bölgesinde dostluklar daha değerli hale geliyor. Çok iyi dostluklar kazandım. Başınız sıkıştığında, canınız sıkıldığında hep gidecek birileri var. Öyle olunca çok özel oluyor oradaki dostluklar. Büyük kentlerdekinden çok farklı oluyor.  

“Ben öğrencinin duygusunu anlayacağım, onun kalbini yakalayacağım. Sonra gerisi gelir”

IMG_2302

 Bir yılın sonunda ne oldu?

Ankara’ya döndüm ve Felsefe grubu öğretmeni olarak bir lisede görevlendirildim.

Sınıf öğretmenliğinden bir yıl sonra lisede gençlerle çalıştın. Aradaki fark neydi?

Liseyi de çok sevdim aslında. Çocukların yaşları itibariyle, paylaştıkları itibariyle daha farklı lise… Lisedeki öğrencilerle sizin yaşınız da çok farklı değil. Yetişkin birilerinin gözünden, kendinizi, yaptığınız işin niteliğini anlıyorsunuz. Onlarla bambaşka bir dünya kuruyorsunuz. Yaptığınız espriler daha çok anlaşılıyor. Karşınızda tartışan, okuyan çocuklar var. Lisedeki öğretmenlik deneyimim bir de şunu öğretti: Doğru bir bakış açınız varsa hangi yaş grubuyla çalışırsanız çalışın aslında onlara ulaşıyorsunuz. Çünkü eğer derdiniz, felsefeniz; ben öğrencinin duygusunu anlayacağım, önce onun kalbini yakalayacağım, ondan sonra gerisi gelir ise hangi yaşta olursa olsun öğrenciye ulaşıyorsunuz. Önce oturuyorsunuz lise öğrencileri neyi sever neyi sevmez, neyi duymak ister neyi duymak istemez bunlara kafa yoruyorsunuz. Aslında o yıl, bir kere daha öğretmenliğe başladım diyebilirim.

O arada ilginç bir şey daha oldu. Dört ay bir ortaokulda matematik derslerine girdim. Dersler boş geçiyordu, boş geçmesin diye. Benim matematiğim çok kötüydü. Hâlâ da anlamıyorum:)) Bana o kadar zor geldi ki onlara anlatılacak konular. Gece çalışıyordum konuyu öğreneyim diye, sabah da gidip çocuklara anlatıyordum. Fakat ilginç bir şey oldu. Çocuklar inanılmaz sevdiler ve inanılmaz bir yükseliş oldu o dört ay boyunca. Hatta çocuklar ayrılmayayım diye çok uğraştılar. Benden sonra çok iyi matematikçi geldi onu kabullenemediler uzun süre.

 “Dersten bir gece önce onların yaşadığı  tüm kaygıların aynısını ben de yaşıyordum”

 O alanın uzmanı olmamana rağmen, öğrencileri derse bağlayan ne oldu?

Bu bana ilginç bir şeyi öğretti: Dersten bir gece önce onların yaşadığı tüm kaygıların aynısını ben de yaşıyordum. Dersi öğrenmeye çalışırken niye öğrenemediğimi hatırladım. Duygum o kadar yakın ve yeniydi ki o zaman dedim ki “Aaa! Şundan anlamıyor muşum ben, demek ki çocuklar da bu nedenle anlamayacak.” Bir matematikçiye matematik problemleri o kadar kolay geliyor ki… Onun için çok kolay o problemleri çözmek. Ezberden yapıyor. Benim gibi matematik zekâsı yüksek olmayan biri için ise bu Çinceden ya da başka bir dilden farksızdı. Hiç anlamadığım matematik formülleri yazıyordum.

 Matematiği bilmekten öte hâlden anladığın için mi?

Evet, hâlden anladığım için. Bu defa çocuklar şunu gördüler: Bu adam farklı anlatıyor ve bizim en korktuğumuz yerleri söylüyor. Çünkü bir gece önce aynı yerlerden ben de korkmuştum. Bu süreç bana; bir şeyi bilmek, anlatmak ve karşı tarafın hazır bulunuşluğunun farkında olmak noktasında çok değerli bir deneyim kazandırdı. O yüzden meslekte ilerlemiş iyi öğretmenlerde hep aynı şeyi görürüz: Derslerini çok sade anlatırlar. Kendilerinden çok çocuklar konuşur. Mesleğinin ilk yıllarında olan öğretmenlerin sınıflarında daha çok öğretmenin konuştuğunu görürsünüz.

Neden? Bilgi aktarmanın kaygı ve telaşı mı ağır basıyor?

Galiba şundan oluyor:  O öğretmenlerin rol modeli kim? Üniversitedeki hocası kim? Hocası nasıl anlatıyorsa, o da öyle anlatıyor. Sonra o modeli unutmaya başlıyor. Şükür unutuyor. Üniversitedeki hocasının ders anlatma biçimini unuttuktan sonra sınıftaki çocuğu fark ediyor ve ondan sonra çocuğa öğretmeye başlıyor. Bence ilk birkaç yıl öğretmen kendine anlatıyor daha sonra çocuğa anlatmaya başlıyor. Bu kırılmadan sonra da öğretmenin niteliği, tarzı değişmeye başlıyor.

Büyük sistemleri yönetmek, proje yönetmek bana daha çok heyecan veriyor”

 Peki, lise ve ortaokul öğretmenlik deneyiminin sonrası ile devam edelim.

Sonra asker öğretmen olarak Cizre’ye gittim. Cizre’yi çok iyi tanıyordum, Cizreliler de beni tanıyordu. Merkez’de yeni açılan bir okula yönetici olarak verdiler beni. Oraya bir katkım olsun diye…

İlk yöneticilik deneyimindi.

Evet, bir okulda ilk kez yöneticilik yapıyordum. Çok keyifli bir okul oluşturduk. Veli katılımını öğrendiğim, okul ikliminin ne kadar önemli olduğunu gördüğüm yer oldu. Fark yaratıcı bir şey oldu. Çok keyifli de çalıştım ve yöneticiliği daha çok sevdim. 

Şunu fark ettim ki; büyük sistemleri yönetmek, proje yönetmek bana daha çok heyecan veriyor. Çünkü sınıf ve öğretmenlik çok değerli ancak sınırlı sayıda çocukla gerçekleştirdiğiniz bir çalışma. Ben tez canlı da bir tipim. Proje yönetmeyi çok seviyorum. Bir işe başlamak, yapmak, devam etmek, yeni bir işe başlamak…

Yöneticilik aynı zamanda çok ciddi bir sorumluluk… Okul,  3 bin kişilik bir okuldu. Takım olarak iyi çalıştığımız için de gayet keyifli oldu. Ben işin yöneticilik kısmını sevdiğimi ve seveceğimi orada gördüm. Oradan sonra askerlik bitti ve Bakanlık bölümü başladı.

Sahalardan Merkez’e çekildin?

Önce bir yıl İlköğretim Genel Müdürlüğü’nde çalıştım. Bilgisayar ve yeni teknolojilerle ilgili olduğum için, İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün web sayfalarının, mail adreslerinin oluşturulması süreçlerinde yer aldım. O dönemin ilk teknolojik atılımlarıydı. iogm.meb.gov.tr uzantılı adresler bizzat tarafımdan alınmıştır, biraz katkım olmuştur. Toplam Kalite Yönetimi yıllarıydı o yıllar. Tuncay Akçadağ isimli çok değerli bir akademisyenle Toplam Kalite Yönetimi üzerine çalıştık. Daha sonra bir yıl da Okul Öncesi Genel Müdürlüğü’nde çalıştım.

“Türkiye’de eğitim adına yapılan hİçbİr şeyde duygu yok”

Sonuçta sistemin kalbi dediğimiz yer Bakanlık. Merkez’de neler oluyordu?

Aslında en az sevdiğim, en az katkı sunabildiğim, en az üretebildiğim yer oldu Bakanlık. O kısımdan çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim. Sadece bürokrasinin nasıl işlediğini görmek anlamında bir katkı sağladı. Orada rutin bir hayat var aslına bakarsınız, kalpten çok mantık var. Çok ruh yok bence.

 Olması gerekiyor mu?

Türkiye’de hep eğitimde reform, devrim diye konuşulur ama eğitim adına yapılan hiçbir şeyde duygu yok. İnsanlarının duygusunu yakalamadan davranışlarını değiştiremezsiniz. Bu açıdan iki yıl görev yaptığım Bakanlık dönemini, meslek hayatımda sevmediğim yıllar olarak değerlendirebilirim.

 Orada kendine dair neyi fark ettin?

Aslında çok farklı rollerde bulunma şansım oldu ve orada okulu, sistemi yönetmenin benim güçlü tarafım olduğunu bir kere daha net olarak gördüm. Sınıf değil, Bakanlık değil, tepede olmak da değil… Sınıfla bağımın kopmadığı yerde olmanın benim için en doğrusu olduğunu fark ettim.

İki yıldan sonrası senin için hayatında bir dönüm noktası…

Evet, istifa ettim devlet memurluğundan…

Bir konfor alanı içindeyken bir anda istifa sürecine nasıl geldin?

Devlet memurluğu işini çok sevmedim, mutsuz çalışıyordum. Dört aylık bir işsizlik dönemim oldu. Sonra kısa süre bir eğitim vakfında çalıştım. Ardından TED’in Batman’daki okulundan bir teklif geldi ve özel okulculuk macerası başladı. Ben gittikten iki ay sonra okulun kapatılmasına karar verildi. Ama biz; veliler, öğretmenler ve öğrencilerle bir inisiyatif oluşturduk ve TED Batman Kolejinin açık kalmasını sağladık. Velileri yönetime aldık ve TED Batman’ı, Batman’a ait bir okula dönüştürdük. Çok ciddi bir dönüşüm oldu. Hem öğrenci sayısını artırdık hem de akademik ve sportif alanda ciddi başarılar elde ettik. Orada üç yıl çalıştım.

 “İnsanları harekete geçirebilme gücümü gördüm”

Veli inisiyatifi eğitime, okula bakışını nasıl değiştirdi?

Okulda öğretmen, öğrenci, yönetici, veli bir takım haline gelebiliyorsa ve hedefe gidebiliyorsa o zaman başarı da kaçınılmaz olarak geliyor. TED Batman Kolejinde bunun çok önemli bir örneğini verdik diyebilirim. Hâlâ da bir başarı öyküsü olarak devam ediyor orası.

 Senin hayatında nasıl bir anlamı var?

İnsanları harekete geçirebilme gücümü daha net gördüm. İnsanların bana inandığını fark ettim. Bu hem bir güç, hem de büyük bir sorumluluk gerektiriyor aslında.

2000’li yıllar… Güneydoğu’da Batman gibi küçük bir ilde özel okulculuk nasıldı?

Zordu tabii… O yıllarda özel okullar velilerin ilk tercihi değildi. Önce velilerin, çocuklarını özel okula göndermeleri için ikna edilmesi gerekiyordu. Rakibinizin olmadığı bir yerde yenilik yapmanız zor iş aslında. Kendi kendinizi motive edip “Hayır, ben daha iyi şeyler yapmak zorundayım” deyip kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. O dönemde de çok sık İstanbul ziyaretleri yaptım. Nerede bir kongre, sempozyum varsa onlara katıldım. Özel okulları ziyaret ettim. Hem özel okulculuğu öğrendim, hem de yöneticilik niteliklerimi geliştirdim.

Neyi farklı yaptın bu süreçte?

Sürecin bütün bileşenlerini yönetim sürecine dahil ettim. Öğretmen, çocuk, veli… Hesap verme, sorma, olabildiğince çok insanı kararlara katma gibi uygulamalarla açık yönetim, şeffaf yönetim anlayışını benimsedim.

 “On beş çalışanınız varken Performans Yönetim Sistemi kuruyor olmanız bana anlamsız geliyor”

 Bu anlattığının Toplam Kalite Yönetiminden farkı neydi?

Biz zaten istişare eden bir toplumuz ve bu zaten bizim Anadolu geleneğimiz… Bunun için formalar kullanmaya çok gerek olduğunu düşünmüyorum. Küçük örgütlerin bunu yapmasını da çok tuhaf bir taklit anlayışı olarak görüyorum. Her gün yüz yüze gördüğüm kişilere formlarla görüş sormak bana anlamsız gelen bir şey. Sizin toplam on beş çalışanınız varken Performans Yönetim Sistemi kuruyor olmanız bana anlamsız geliyor.

 Okulların bunu içselleştirememesinin temel nedeni bu olabilir mi?

Dosya düzeyinde kalıyor. Niye kalıyor? Çünkü sizin bin, bin beş yüz çalışanınız varsa onları formla izleyebilirsiniz. Ancak on beş çalışanı olan bir okulun müdürünün çalışanlarını formla izlemesi anlaşılmaz bir şey. Bir durum varsa bunu zaten konuşarak, sohbet ederek çok rahatlıkla çözebilirsiniz. Ben hiç anlamadım bunu, hiçbir zaman da öyle yönetmedim. İnsanların yüz yüze ve birincil ilişkiyle çözebilecekleri problemlerde, formlarla iletişimi tercih etmelerini hatalı buluyorum.

 “TED Batman Koleji benim açımdan gurur duyulacak bir işti”

 Peki, oradan nasıl bir duyguyla ayrıldın?

Her şeyden önce bir işe başlamak ve bitirmekle ilgili olarak “Ben bu işi yapıyorum” duygusuyla ayrıldım oradan. TED Batman Koleji bir projeydi ve o proje üç yıl içerisinde sonuçlanmış oldu. “Okulu iyi bir noktaya taşıdım ve orada bıraktım.” dedim kendi kendime. TED Batman Koleji sonraki süreçte de yoluna devam etti. Ben gittikten sonra Batman’daki sistem çökseydi başarısız bir iş yapmış olurdum. Benden sonra da devam etmesiyle ilgili olarak gerekli önlemleri almak benim açımdan gurur duyulacak bir işti.

 Sonra?..

TED Alanya için acil yönetici gerekiyordu, TED beni orada görevlendirdi.

Başka bir şehir, başka bir okul iklimi…

TED Alanya; genç ve güçlü kampüs olanaklarına sahip, yeni açılan, çift dilli eğitim yapan bir okuldu. Heyecan verici bir süreç oldu. Orayı uluslar arası programlar uygulayan bir okul olarak tasarladık ve öyle ilerledi. Bir Alman koordinatörle birlikte çalıştık. Türkiye’nin “Abitur” alan üçüncü okulu oldu. TED Alanya’yı bir dünya okulu olarak tanımlıyorduk. Gerçekten de veli, öğretmen profiliyle, uyguladığı programlarla onu yakaladık diyebilirim.

 Orada bütünlük önemli miydi senin için?

Evet, bütünlük önemli… Uyguladığınız eğitim programları ile insan kaynakları politikanız arasında ilişki olacak. Mimari projeniz ile servis sağlayıcılarınız arasında ilişki olacak. TED Alanya bunu çok iyi başardığımız bir okul oldu. Orada üç yıllık bir yöneticilik dönemim oldu.

 “İstanbul’da kendimi göstermek istedim”

 Ve İstanbul…

Artık İstanbul’a gelmek istiyordum. Özel okulculuğun merkezi İstanbul’du sonuçta. Neydi o çok sevilen İngilizce bir sözcük var hani, tam Türkçe karşılığı yok. Neydi? Zorlanma değil, tam olarak karşılamıyor filan diyorlar hani: Challenge (Kahkahalar…) Ben İstanbul’u büyük bir “challange” olarak gördüm (Kahkahalar…) İstanbul’da kendimi göstermek istedim. Taşrada iyi işler yaptım ama İstanbul’da yapmadığınız sürece bu başarı çok fark edilmiyordu.

 İstanbul’a dışarıdan bakmak ile içinde olmak arasındaki fark neydi senin için?

İstanbul’da bir vakıf okulunda yönetici olarak göreve başladım. Bunu söylemek üzücü ama tam bir hayal kırıklığıydı. Yani dışarıdan gördüğümüz o büyük okulların, vakıf okullarının içerde aslında o kadar da güçlü olmadığını görmek benim için hem şaşırtıcıydı hem de hayal kırıklığıydı.

 Neydi hayal kırıklığına uğradığın konular?

Yönetici nitelikleri, yönetim süreçleri, karar alma mekanizmaları, yapılan işlerde çocuğun yararının esas alınıp alınmaması, veli odaklılık… Ben taşrada okulculuk yaparken ana ilkem hep çocuk yararı oldu. Velilerle kurduğumuz ilişkilerde ilkem hep meslek saygınlığı oldu. Burada ilk gördüğüm şey, velilerin öğretmen ve yöneticilere hiçbir şekilde saygı duymaması,  yöneticilerin ve öğretmenlerin de çocuktan çok veliyi merkeze koymasıydı ki bu benim için hem mesleki hem de insani olarak üzücüydü.

 Taşrada öğretmen olmakla, İstanbul’da öğretmen olmayı karşılaştırır mısın…

Sınıfın içinde aslında çok önemli bir fark olmadığını gördüm. Ama İstanbul’daki anlayış, ambalajı ve paketlemeyi iyi biliyor. İstanbul daha görünür bir yer olduğu için, İstanbul’daki öğretmenin yaptığı da daha görünür oluyor. Taşradaki öğretmen kendine güven eksikliği nedeniyle yaptığı işi sunmaktan imtina ediyor.

Sohbetin devamı ”İstanbulda standartlaşma adına öğretmenlerin renkleri yokediliyor”

Kızlarıma Notlar

Üç kız babası ve iş adamı Ahter Kutadgu’un ilk kitabı ‘’Kızlarıma Notlar’’ bir babanın kızlarına sıcak ve samimi öğütlerini içeriyor.

Benjamin Franklin’in ‘’Unutulmak istemiyorsan ya okunacak şeyler yaz ya da yazılmaya değer şeyler yap.’’  sözünü kendine şiar edinen Ahter Kutadgu sadece bu zamanlarda değil tüm zamanlar için geçerli olan düşüncelerini, öğütlerini, yaşadıklarını ve öğrendiklerini paylaşmış.

Doğan Novus yayınlarından çıkan kitap yazarın ilk kitap. Bugüne kadar en yakınlarıyla paylaştıklarını açık bir yürekle okuyucularla paylaşmış. Birkaç saatte okunacak akışta, sade, samimi bir dille yazılan kitapta, yazar sadece kendi yazılarına yer vermemiş. Kıymet verdiği kişilerin yazılarına da yer vermiş. Bu da kitabı daha da okunur kılıyor.

 “Bu kitap bir hatırlatmadır. Akıl ve vicdan sahibi insanlara aslında farklılıklarımızdan çok, ortak değerlerimizin olduğunun naçizane hatırlatmasıdır.”

Sözüyle kitabını tanımlayan yazar

kitapta ‘özgürlük’ konusuna sıkça değinmiş.

Kitabı okurken en etkilediğim, bir babanın kızlarına hitabındaki üsluptu. Kızlarına değil kızlarıyla konuşur gibi bir üslubu benimsemiş olması. Hayatın her alanında karşılaştığımız eril, kibirli, baskıcı, buyurgan bir dilden eser yoktu.

Kitaptan seçtiğim bir yazı ‘’Bir saat’’. Derin bir nefes alıp kendine dönmenin değerini vurguluyor.

Bir saat

Her şeyin bittiğini, en önemlisi de umudumuzu kaybettiğimizi hissettiğimiz anlar olur zman zaman. Değer yargılarımızın bizi yanılttığını, bastığımız toprağın kaydığını düşündüğümü<; sevdiklerimize karşı derin suçluluk duygusunu yaşadığımız, özgüvenimizin paramparça olduğu anlar…

Olur bunlar, mutlaka olur.

Böyle anlarda gözümüz kararır bilincimizi yitiririz..

İlk yaptığımız başkalarını suçlamak olur.

Kısa sürerse, bunda bir anormallik yok.

Bir saat yeter, bu insani duyguyu yaşamak için.

Saat tutun ve kendinize yalnızca bir saat verin.

Bu bir saatte tüm benliğinizle hayal kırıklığınızı, suçluluk duygunuzu, karamsarlığınızı, kaçışlarınızı yaşayın doya doya…

Ama yalnızca ‘’bir saat’’; kendi kendinize.

Bir saat doldu mu ‘’Kör kuyudan çıkma zamanım geldi’’ deyip duygularınızdan sıyrılın, aklınızı devreye alın.

Açık yüreklikle ve dürüstçe…

Nerede yanlış yaptım?

Nasıl düzeltebilirim?

Kördüğümü ilk nereden çözebilirim?

Yalın ve basit düşünün.

Aklınızı test edin ve sizi yeneni kutlamakla başlayın örneğin.

Yenmeye başlamanın ilk adımı olarak…

Eminim, bir saatte halledersiniz.

Ahter Kutadgu  ‘’Kin yüreğin yüküdür’ diyor  kitabında. Bu yükün nasıl atılabileceğinin yanıtını Posta Gazetesinde  Elif Yılmaz’la röportajında şu şekilde yanıtlamış.

Belki şunları denersek yararı olabilir…

Birincisi: Önyargılardan kendimizi arındırıp neyi, niçin yaptığımızı sorgulasak, yanlışlarımızı düzeltsek.

İkincisi: Uzunca bir süredir bize öyle düşünmeyi ve davranmayı kendi çıkarları için telkin edenleri bir kenara itip farklılıklarımıza değil ortaklıklarımıza odaklansak.

Üçüncüsü: Birlikte yaşamayı ‘meselemiz’ haline getirsek. Kişisel meselemiz…

 Günün birinde kızlarına/oğullarına yaşadıklarını, düşüncelerini, öğrendiklerini paylaşmak yazmak isteyenler bu kitap sizin için…

kızlarımanotlar

Bu yazım 26.05.2016’de Eğitimpedia da yayınlanmıştır.

Doğadaki Son Çocuk

‘’Yatışmak, şİfa bulmak ve duyularımı akort etmek İçİn doğaya gİderİm’’.

J.Burroughs

 Çocuklarımızdaki Doğa Yoksunluğu ve Doğanın Sağaltıcı Gücü

Genç kuşaklarla doğal yaşamın arasındaki bağların kopmakta olduğu bu zamanda, giderek çoğalan araştırmalar; zihinsel, fiziksel ve ruhsal sağlığımız ile doğayla olan ilişkilerimiz arasında doğrudan bir bağ kuruyor. Nasıl ki çocukların iyi beslenmeye ve yeterli uykuya gereksinimi varsa, artık doğayla da temasa da gereksinimleri var olduğu görüşü savunuluyor.

Ancak çocukların doğaya erişimi aileler, toplum, okullar tarafından kısıtlanıyor. Çocuklar bugün dışarıda daha nadir ve daha kısıtlı bir dolaşım alanına sahipler ve oyun arkadaşlarının hem sayıları hem de çeşitliliği daha da azalıyor. Değil toprağa betona bile ayağı değmeden büyüyen çocukların doğayla ilgili deneyimleri gittikçe azalıyor. Zamanları bir etkinlikten diğer etkinliğe koşturmakla geçiyor. Öyle ki bir yetişkinden daha yoğun programları var.

Oyun alanlarının azalması, sokakların güvenilir olmaması, trafik, annelerin çocuğum üşütür hasta olur kaygı ve endişeleri de çocukların doğadan uzaklaşmasını sağlıyor. Çocukların yeni oyun alanları ise,  zamanlarını geçirdikleri ekranlar ve alışveriş merkezleri.

Bu durumun çocuklardaki yansımalarını ise şunlar: aşırı kilo ve kolestrol gibi sağlık problemleri, duygusal tatminsizlikler, hırçınlıklar, aşırı hareketlilik, dikkat eksikliği ile ilgili problemler, zayıflayan sosyal beceriler ve hatta küçük yaşta ortaya çıkan depresyonlar. Bu yansımalar için  ‘’doğa yoksunluğu sendromu’’ ifadesi kullanıyor.

Doğa yoksunluğu arttıkça, doğayla doğrudan temas kurmanın fiziksel ve duygusal sağlık için temel öneme sahip olduğunu gösteren bilimsel kanıtlar da ortaya çıkmaya başlıyor. Örneğin yeni araştırmalar; doğa ile temasın Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun (DEHB) belirtilerini azaltabileceğini, ayrıca bütün çocukların bilişsel yetilerini geliştirebileceğini ve olumsuz baskılara ve depresyona karşı dirençlerini artırabileceğini gösteriyor.

Gazeteci yazar ve Children & Nature Network” başkanı Richard Louv tam da bu konulara odaklandığı kitabı Doğadaki Son Çocuk ile çocukların doğa deneyimlerinden yoksun kalmasının getirdiği fiziksel, zihinsel, ruhsal ve kültürel sorunları anlatıyor. “Tutku toprağın kendisinden çocukların çamurlu elleriyle çıkar; çimen lekeli giysi kollarından geçip yüreğe varır. Çevreciliği ve çevreyi korumak istiyorsak, soyu tehlike altında olan bir gösterge türü de korumalıyız’’ bakış açısını sunuyor. Sade ve etkileyici bir dille yazılmış olan kitapta yazarın anlatımı güçlendirmek için başvurduğu deneyler, makaleler, anılar, araştırmalar ve gözlemler ise merak uyandırıyor, ilgi çekiyor.

Kitapta yer alan araştırmalardan benim en ilgimi çeken ise; Amerikalı bir araştırmacı, bir çocuk kuşağının yalnızca iç mekânlarda yetiştirilmenin de ötesinde, küçük yerlere kapatıldığını öne sürüyor. Maryland Üniversitesi’nde hareket bilim profesörü Jane Clark’ın deyimiyle bu ‘kutulanmış çocuklar’ giderek daha fazla araba oturaklarında, mama sandalyelerinde ve hatta TV izlemek için yapılmış bebek oturaklarında zaman geçiriyor. Dışarı çıktıklarında genellikle, yine bir çeşit kutu olan pusetlere konuyor ve yürüyen ya da koşu yapan anne babalar tarafından itilerek hareket ettiriliyor. Çocuk kutulama işlemi büyük ölçüde güvenlik amacıyla yapılıyor olsa da çocukların uzun vadedeki sağlıkları riske atılıyor.”

 Yazarın şu cümlesi kitabın içeriği hakkında fikir verecektir :”Biz bir U dönüşü ile şu ikisi arasındaki dengeyi yeniden bulan kuşak olabiliriz: sanal gerçeklik ve bütün yaşamı destekleyen şey, yani Doğa. Çocuk ve doğa hareketi şu temel fikirden güç alıyor: Doğadaki çocuk, soyu tehlike altında olan bir türdür ve çocukların sağlığı ile Yeryüzü’nün sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.


çocukvedoğa

Kitaptan bir kaç alıntı: 

‘’Bu yoksunluğu gidermeye, yani çocuklarımızla doğa arasındaki zedelenmiş bağı onarmaya ihtiyacımız var; yalnızca estettik ya da vicdani duygularımız nedeniyle değil,aynı zamanda zihinsel,fiziksel ve manevi sağlığımız da buna bağlı olduğu için.Burada aynı zamanda yer kürenin sağlığı da söz konusu.Gençlerin doğaya bakışları ve kendi çocuklarını yetiştirme biçimleri,şehirlerimizin ve evlerimizin tasarımını ve koşullarını,yani günlük yaşamlarımızı da şekillendirecek’’.

‘’Doğanın anlamlı bir şekilde yaşanabilmesi için zamana; serbest, planlanmamış düş zamanına ihtiyaç vardır’’.

 ‘’Çocuklar duyularının hepsini kullanabildikleri ortamda daha kolay, kalıcı ve hızlı öğrenebilmektedirler’’. 

 ‘’Korku, anne babaların kendi çocukluklarında yaşadıkları özgürlüğü çocuklarına sağlamalarının önündeki en güçlü engeldir’’.

 ‘’Tutku toprağın kendisinden çocukların çamurlu elleriyle çıkar; çimen lekeli giysi kollarından geçip yüreğe varır. Çevreciliği ve çevreyi korumak istiyorsak, soyu tehlike altında olan bir gösterge türü de korumalıyız: DOĞADAKİ ÇOCUK’’.

 ’’Yeni kuşak için doğa bir soyutlamadır. Doğa gün geçtikçe görmezden gelinecek bir şeye dönüşüyor’’.

 ‘’Doğa çocuğa, üzerine kültürün hayal ürünlerini çizip yeniden yorumlayabileceği boş bir yaz-boz tahtası verir. Görsel imgelem gücünün ve duyuların tam kullanımını teşvik ederek, çocuğun yaratıcılığını destekler’’.

‘’Doğa bir çocuğu korkutabilir de, ama bu korku da bir amaca hizmet eder. Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyet bulur: yetişkinlerin dünyasından uzak bir yer ve farklı bir huzur’’.

 ‘’Ağaçlar benim Ritalin’imdi (hiperaktivitede kullanılan ilaç). Doğa beni sakinleştirir, odaklanmamı sağlar ve duyularımı harekete geçirirdi’’.

 Kitabın en sonunda çocuklarla doğada yapılabileceklere ilişkin bir ‘’arazi rehberi’’ bölümüne yer verilmiş. Bu bölümde de doğaya dönüş ve bu harekete katılmanın yolları, yapabileceğimiz 100 şey başlığı altında etkinlikler, öneriler, hedefler anlatılmış. Her biri öğretmenlerin ve ailelerin kolaylıkla kullanabileceği etkinlikler var. O bölümden sevdiğim bir cümle :”Kötü hava yoktur, yalnızca yanlış kıyafet vardır.” İşte ne zamandır anlatmak istediğim şey buydu.

TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkmış olan bu değerli kitabı anne-babalar, eğitimciler, psikologlar, sağlık çalışanları, çevre ve ekoloji alanlarında çalışanlar mutlaka okumalı.

 Yayınlandığı günden beri dikkat çeken ve çok okunan kitap çeşitli ülkelerde çocukları doğayla yeniden buluşturmayı hedefleyen uluslararası bir hareketi de başlatmış (Örneğin ABD’deki hareketin gelişimi için bkz.http://www.childrenandnature.org/).

Çocuklarla doğa arasındaki bağı yeniden güçlendirmek gerekiyor. Çocukları yeniden doğayla buluşturmak için çeşitli alanlarda (eğitim, sağlık, şehir planlama, yasal düzenlemeler, ekolojik yerleşimler, çevre koruma çalışmaları) yapılabilecek çalışmalara biran önce başlanmalı.

Çocukların doğaya ve doğanın çocuklara olan ihtiyacını farkedenler bu kitap sizin için…

 

DOĞADAKİSONÇOCUK

 

Bu yazım 28.04.2016’de Eğitimpedia da yayınlanmıştır.

Çocuklarla beraber ben de güçlendim

”Çocuklarla beraber ben de güçlendim”

IMG_0196

Öğrenenler Kahvesi için bu kez yine değerli bir eğitimciyle, TED Bodrum İlkokulu Müdürü Meryem Ebrem’le buluştum. Keyifle gerçekleştirdiğim bu söyleşiyi keyifle okumanız dileğiyle ve sevgili Meryem Ebrem’e içten teşekkürlerimle…

 Sevgili Meryem Ebrem Adapazarından Sarıkamış’a tayin oldun. Senin öğretmenlik hikâyen böyle başladı. Peki ya devamı?..

Aslında tam bir film gibiydi. Sarıkamış’a gidip gitmemek ailece verdiğimiz bir karardı. Henüz 21 yaşımdaydım. Üniversiteyi yeni bitirmiştim ve bir anda bilmediğin bir yere gitme durumuyla karşı karşıya kaldım. Bildiğim en uzak şehir Gaziantep’ti. Yakın çevrem Sarıkamış’a gitmemem için özel okullara başvurmamı önerdi. Ben idealist ve genç bir eğitimci olarak gitmeye karar verdim ve tayinim Sarıkamış’ta bir dağ köyüne çıktı. O dağ köyünde mesleğe başladım. Ancak köyde kalamadık, merkezde de ev bulamadık. Ev bulamayınca Sarıkamış’taki memurların, askerlerin kaldığı Kızılay Yurdunda kaldık. Diğer öğretmen arkadaşlarla birlikte köye gidip gelebileceğimiz bir servis organize ettik. Köye gittiğimde gördüğüm ilk manzarayı unutmam mümkün değil: Okul müdürü okulu boyuyordu ve işte o zaman evet burada çalışmalıyım dedim. Bir yıl boyunca çok zor günler yaşadım. Sabah uyandığınızda hava sıcaklığı eksi 30’larda 40’larda, servisin altında ateş yakılıyor, servis ısıtılıyor ve okula öyle gidiyorsunuz. Öğrencilerim Türkçe bilmiyordu, ben de Türkçe bilmeyen çocuklara okuma yazma öğretmenin yöntemini bilmiyordum. Aslında Sarıkamış bir eğitimci olarak her şeyi ilk kez deneyimlediğim yer olması açısından kişisel tarihimde büyük önem taşıyor. Çocuk sevgisinin, öğretme sevgisinin her şeyi aştığını ilk kez orada gördüm ben… Tüm bunları çocuklarla birlikte aştık. Hâlâ da çocuklarla aşıyorum birçok şeyi, onlardan öğreniyorum.

 O deneyim sana öğretmenlikle ilgili ilk neyi fark ettirdi?

Sarıkamış’ta yaşadığım süreçte, fakültede öğretilenlerin hayata geçmediği sürece sadece kuru bir bilgi olduğunu gördüm. Fakültede Türkçe, matematik gibi derslerin nasıl öğretileceğini öğrendik. Çocuk psikolojini, yaşamsal farklılıkları ise  ilk kez orada gördüm. Ve hiçbir şeyin kitaplardaki gibi olmadığını… Bölgenin Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen oryantasyon kursunun çok yararı oldu. O günden beri de oryantasyon eğitimlerinin çok yararlı olduğuna inanıyorum. Çevreyi, toplumsal yapıyı tanımamda, ihtiyaçları öğrenmemde,  hatta nasıl davranacağıma dek çok büyük faydasını gördüm o eğitimin. Fakültede öğrendiklerimi sahada hayata geçirme fırsatı bulduğum için mutluyum.

 “Deneyimli öğretmenlerin arasında zaman zaman ezildim ama onlardan çok şey öğrendim”

 Sarıkamış’ta ne kadar kaldın?

Bir yıl kaldım. Bir yıl sonra OHAL ve güvenlik nedeniyle hepimizin tayini çıktı. Ben mesleğimin ikinci yılında Sapanca’ya geldim ve orada çok deneyimli öğretmenlerle çalıştım. Onların arasında zaman zaman ezildiğimi hissettim ama yine de onlardan da çok şey öğrendim ve deneyimin ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Çok şanslıydım, oradaki öğretmen arkadaşlarım sınıfıma gelip  bana yöntemler gösteriyorlardı. O dönemde en çok baskıyı müfettişlerden gördüm. “İkinci yılında bir öğretmenin batıda ne işi var.” diyorlardı. Meslekteki ilk beş yılın önemini Sapanca’daki deneyimli öğretmenlerden öğrendim. Sonrasında Doğu hizmeti için yeniden tayinim çıktı. Bu kez Mardin’e gidecektim. Mardin’e gitmek bambaşka bir deneyimdi ve iyi ki gittim, iyi ki çalıştım, iyi ki oradaydım diyorum.

 Şu anda Mardin’e dair bunları söylemene yol açan nedir?

Orada yeni açılan bir okula gittim. Mardin halkının Yap-İşlet-Devret modeliyle yaptırdığı bir okuldu. Mardin’de Arap ve aşiret kültürüyle tanıştım. Tüm öğrencilerimin soyadı aynıydı. Yeni açılan bir okulda görev yapmak farklı bir deneyim sağladı. O yıl farklı mesleklerden kişilere öğretmenlik yapma hakkı verilmişti. Benim çalıştığım okulda böyle beş öğretmen vardı. Aslında ziraat mühendisi, orman mühendisiydiler ancak öğretmenlik yapıyorlardı ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Öğretmenliğimin ilk yıllarında onlara rehberlik yaptım.

 “Öğretmenlikte pedagoji bilmemek birçok hataya sebep oluyor”

 Farklı disiplinlerden gelen öğretmenlerle çalışmak senin eğitime, öğretmenliğe dair hangi ezberlerini bozdu?

Eksiklerimi görmemi ve mesleğe daha çok sarılmamı sağladı. Öğretmenlikte pedagoji bilmemek birçok hataya sebep oluyor. O hataların nasıl zararlar verdiğini görüyorsunuz. Sonuç olarak biz çocuk odaklı çalışıyoruz. Eğitim Fakültesinde ve sahada her şeyden önemlisi pedagojiyi öğreniyor ve deneyimliyorsunuz. Pedagoji bize, çocuklara nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğretiyor.

 Mardin deneyimi eğitimle ilgili pek çok şeyi karşılaştırmanı sağlamış görünüyor. Nasıl bir iş birliği oldu farklı bir alanda eğitim alıp öğretmenlik yapan çalışma arkadaşlarınızla aranızda?

O öğretmen arkadaşlarımız bilgiye çok açıklardı ve bu mesleği yapmak istiyorlardı. Bilgiye açık olanlar bizden yöntem ve teknikler öğreniyorlardı, çocuklara nasıl yaklaşmaları gerektiği konusunda sorular soruyorlardı. Bunlar  benim ilk zümre çalışmalarım oldu aslında. Bir devlet okulunda da iş birliği yapabileceğimi gördüm. Bilmediğin bir yerde, tanımadığım bir kültürdeydim ve öyle bir meslek ki herkes gerçek anlamda bir eğitim aşkıyla orada. Hepimiz birbirimize çok destek olduk. Okulda kısa sürede çok güzel çalışmalar yaptık. Kendi isteğiyle okul sonrası çalışmalara kalanlar o kadar çoktu ki… Müthiş bir iş birliğinin sonucunda, okul bir yıl sonra çevrede örnek gösterilir bir duruma geldi. O bir yılın sonunda ise hepimiz yine dağıldık. Ben hâlâ Mardin’e gittiğimde o yılın izlerini görüyorum.

“Sakarya depremi büyük bir travmaydı”

 Peki sonra?

Bir yıl sonra deprem oldu. Ailem Sakarya’da yaşıyordu ve büyük bir travmaydı. Ailemin yanında olmak istiyordum, tayin için başvurdum ancak olmadı. Çünkü evimiz yıkılmamıştı, ailemizde ölüm yoktu. Maalesef bürokrasiyle karşılaştım. “Evinize yıkık raporu alın, tayininizi yapalım.” dediler bu da benim prensiplerime çok aykırıydı. O dönemde çadırda yaşarken bir gazete ilanında tesadüfen depremzede çocuklar için okul açılacağını gördüm. Babamın ısrarı üzerine başvurdum. İlk görüşülen öğretmendim.

Bahsettiğin bir özel okul ve Milli Eğitim’den özel okula geçmek bir yol ayrımı senin için. Buna nasıl karar verdin?

Aslında hemen karar vermedim. Hayatımın ilk iş görüşmesiydi. Görüşmenin ardından düşünmek istediğimi belirterek Mardin’e gittim. 4-5 gün sonra Düzce depremi oldu ve ailemden 3 gün haber alamadım. İşte o zaman da karar verdim teklifi kabul edecek, bu kez depremzede çocuklara hizmet edecektim. Özel okul olarak yaklaşmadım konuya, farklı bir misyonu yerine getireceğimi düşündüm. Görüşmeyi yaptığım kişileri aradım ve görevi kabul ettiğimi söyledim.

 Bu kararı hızlandıran aynı zamanda kendindeki değeri fark etmek oldu belki de…

Ailem ve Sakarya’daki eğitime ihtiyacı olan depremzede çocuklar benim için önemliydi. Çünkü ben de burslu okumuş bir öğrenciydim. Çalışacağım kurumun misyonu da bu kararı almamda etkili oldu. Bu noktada okulun değerleriyle eğitimcinin kişisel değerlerinin örtüşmesi son derece önem taşıyor. Eğer siz değerlerine bağlı biriyseniz…

“Deprem sonrası, eğitimin devamı için çocukları tek tek çadırlardan bulduk”

 Ve Adapazarı Enka’da sınıf öğretmeni olarak göreve başladın.

Ortada okul yoktu çadırlar vardı. Eğitimin devamı için çocukları tek tek çadırlardan bulduk. Çok zorlu bir süreçti.  Biz de çadırlarda kalıyorduk. Ekim ayında okul prefabrik olarak açıldı. Orada sınıf öğretmeni olarak göreve başladım ve dört yıl boyunca Zümre Başkanlığı, Akademik Başkanlık görevlerinde bulundum. Çocuklardan yine çok şey öğrendim. Travma yaşamış, anne-babasını kaybetmiş, toplumsal çöküntü içindeki bir ilde öğretmenlik yapmak insana çok şey öğretiyor.

Mesleğe bakış açını nasıl etkiledi o gruplarla çalışmak?

Mesleğe bu kez farklı bir yönden bağlanmamı sağladı. Hiç pişman olmadım devletten özel okula geçtiğim için. Biliyorsun aslında eğitim herkesin çıkış noktası, tutunması gereken bir yer. O çocukların da eğitimden başka tutunacak dalları yoktu. Çalıştığım kurum, orada çalışan öğretmenler çok büyük bir imkândı o çocuklar için ve o çocukların hayata nasıl bağlandığını gördüm. Orada yaptığımız dersler çocukları her şeyden uzaklaştırıp tamamen hayata bağlıyordu. Bu anlamda da çalıştığım kurum inanılmaz işler başardı. Çocukların hepsi çadırdan çıkıp prefabrikte kalmaya başladılar. Depremin üzerinden henüz iki ay geçmişti. Okuldaki bu eğitim çocuklar için aynı zamanda “Hayat devam ediyor” mesajıydı ve eğitim hayata tutunacak en önemli noktaydı. Bu süreçte biz de  travmalı çocukların eğitimine yönelik eğitimler aldık. Travmalı çocuklarla nasıl ders yapılır, travmadan çıktıklarını nasıl anlarsınız? gibi… Çünkü bir bakıyorsunuz çocuk ders esnasında bir anda travmadan çıkıyor. O dönem, benim öğrendiğim pedagoji bir anda rafa kalktı. Çünkü pedagojik bilgim  travmalı çocuklara yönelik değildi. Bu anlamda da kurumumuz çok fazla eğitim aldırdı. Ve tamamen ezber bozuldu orada. Çocukların nasıl hayata bağlandığını gördükçe tekrar tekrar eğitim aşkıyla dolduk, onlara faydalı olabilmek için canla başla çalıştık.

 O eğitimleri almak sana nasıl bir yol açtı?

Çok güçlendiğimi hissettim. Çocuklarla beraber ben de güçlendim.  “Evet, başka sorunlarla da  baş edebilirim.” Bu duyguyu, bu gücü kazandığımı fark ettim. Bu duygu, yeni riskler alabilmeme olanak sağladı.

 “Otistik çocuklarla çalıştım ve eğitimin farklı boyutlarıyla tanıştım”

 O dönem aldığın en büyük risk neydi senin için ?

İlk defa o dönemde özel öğrenciler için eğitimler almıştım, otistik çocuklar için… Otistik çocuklarla çalıştım ve bir anda eğitimin farklı boyutlarıyla tanıştım. Benim için onlarla çalışmak, aileleriyle tanışmak, onların hayatına girmek çok farklıydı. Farklı ve riskliydi aynı zamanda. Bu dönemde babamı kaybettim ve o süreç yeni kararlar almam gerektiğini düşündüğüm bir dönem oldu. Çünkü hem Sakarya’da bulunmak hem babamı kaybetmek bende oradan uzaklaşma ve kendimi görme isteği yarattı. Bir başka deyişle konfor alanımdan çıkmak istedim. Kurumuma da bunu açık yüreklilikle söyledim ve aldığım bu kararla İstanbul’ a taşındım. Farklı bir kurumda bir yıl çalıştım.  O dönemde bu kez İstanbul Enka’dan çalışma teklifi geldi, bu benim için yuvaya dönmek gibiydi. Orada görevim 10 yıl devam etti.

 Bu 10 yıllık süreç sende kişisel ve mesleki olarak nasıl bir açılım yarattı?

Aslında ben özel okulla, İstanbul Enka’yla tanıştım. Gelişime açık olması, öğretmen eğitimine yatırım yapması beni çok doyurdu. Çünkü öğrenmenin hayat boyu olduğuna inananlardanım. Her gittiğim yerde öğrenme istediğim ön plandaydı. Bazen çocuklardan bazen çevreden bazen de aldığınız eğitimlerden öğreniyorsunuz. Benim için bunların hepsi bir öğrenme aracı… Yurt içi ve yurt dışında aldığım eğitimler daha çok kendimi bulmamı sağladı. Çocuklar için ne yapabiliriz diye düşünürken  bir anda düşündüklerinizi yapabileceğiniz, sizin önünüzü açan bir kurumda çalışıyorsunuz. Bu harika bir duygu.. Ben Enka’da aslında birkaç üniversite okudum diye düşünüyorum. Orada eğitimin farklı boyutlarını ele aldık, hem sınıf içi hem zümre çalışmaları hem de koçluk eğitimleri buna imkan tanıdı.

“Farklı kişilerle çalıştığınızda işbirliğinin, ekip olmanın değerini anlıyorsunuz”

meryemebrem

 Uluslararası programlarla tanışman bu dönemde mi oldu?

Okuldaki PYP sürecinin en başından itibaren vardım. Yine ezberlerin bozulduğu bir süreçti. Biz olmayı öğrendiğimiz bu süreçte sil baştan yeni bir eğitim programı oluşturduk. Bu aynı zamanda hayatımıza da yeni şeyler kattı. Her yıl farklı zümrelerle çalışmak çok büyük zenginlik kazandırdı.  Farklı kişilerle çalıştığınızda iş birliğinin, ekip olmanın ve beraber iş çıkarmanın değerini anlıyorsunuz. Bunu hem çalışırken hem de aldığınız eğitimlerde öğreniyorsunuz.  İkisi aslında sarmal şekilde ilerliyor.

 Peki, her şey istediğin gibi giderken ne oldu da bir değişim istedin?

Farklı bir kültürle, farklı gruplarla çalışmak sizde alışkanlık yapıyor ve belli bir süre sonra bunun isteğini duyuyorsunuz. İstanbul Enka’da çalışırken belli bir grubun arasında kaldığımı hissettim. Hayat oradaki kurumla sınırlı kalmaya başladı. O sırada Öğretmen Akademisi Vakfı’yla tanıştım. Misyonu çok hoşuma gitti. Öğrendiklerimi bu sefer devlet okullarındaki öğretmenlerle paylaşacaktım. Bu benim için inanılmazdı. Şu bir gerçek ki benim farklı kişilerle çalışmam gerekiyor, konfor alanım bazen beni yoruyor. Bu nedenle Öğretmen Akademisi Vakfı’nda gönüllü eğitmenlik yapmak bana çok iyi geldi. Hem aldığım eğitim hem de onun sahada uygulanması açısından… Doğu Anadolu  ve Güney Doğu Anadolu’ya tekrar gitmek, oradaki öğretmenlerle tanışmak, onlarla birlikte üretmek olağanüstüydü.  Ancak 3 yıl sonra o da yeterli gelmemeye başladı. Bulunduğum ortamı yine  değiştirmem gerekiyordu.

 “O kararla aslında yeniden yeşerebileceğimi görmek istedim”

O günlerde benimle paylaştığın için biliyorum. Çevrendeki birçok kişi “Ne gerek var Meryem” dedi sana. Bu sözlere rağmen nasıl yeni bir karar alabildin?

Kolay bir karar değildi. Ancak şuna çok güveniyordum: Geçmişte de yer değiştirdim. Tekrar tekrar oluşumlarda bulundum ve şimdi bunu yeniden yaşamaya ihtiyacım var. Ben aslında kendimi görmek için yer değiştirdim. O kararla aslında yeniden yeşerebileceğimi görmek istedim. Çünkü her gittiğiniz yer bir risktir. Tekrar başarabilecek misiniz ya da oradaki sürece göre tekrar çalışabilecek misiniz? Bunu görmeyi çok istedim. Aldığım karar;  İstanbul dışına çıkmak, uzak bir yere gitmek açısından çok zordu. Herkesin bir Bodrum hayali vardır ancak benim hiç öyle bir hayalim yoktu.  

Sadece şehir değil bir pozisyonda değiştirdin?

Evet, yeni kurulan bir okulda Müdür Yardımcısı oldum ve hiç kimsenin birbirini tanımadığı bir ekibin içinde… Üç idareci olarak göreve başladık. Üçüyle de daha önce hiç çalışmamıştım. Kurum değiştiriyorsunuz, yıllardır alışageldiğiniz eğitime bakış açınızı değiştiriyorsunuz. Kısacası yine, yeni bir risk alıyorsunuz. Aklımdaki soru işaretleri benim geri adım atmama sebep olmadı. Yeni şeyler üretmem gerekiyordu. Aynı kurumda uzun yıllar çalışınca belli bir yerden sonra aslında üretmiş gibi görünüyorsunuz ancak üretmiyorsunuz. Ailem de bu aşamada destek oldu. Onların bakış açısı önemliydi ve desteklerini aldım. Sen kendini nerede iyi hissedeceksen şeklinde bir yaklaşım sergilediler bana. Sahip olduğunuz değerler insana büyük bir güç veriyor ve hayata bağlıyor. Kendi adıma sahip olduğum o değerlerle ayakta olduğumu düşünüyorum  hayatta. Bu sürecin ardından Bodrum’a gittim. Yine okul binasını görmeden okulla anlaştım. Ama bunun kararlılık olduğunu düşünüyorum. Anlaşmayı imzaladıktan sonra Bodrum’a ev bakmaya gittim. Okul binası tamamlanana kadar küçük bir ofiste çalıştık. İnanılmaz keyifliydi.

“Yöneticilikte karşınızdaki ile aranıza bir masa giriyor. Liderlikte masanın diğer tarafına geçiyorsunuz” 

 Önce  Müdür Yardımcısı, iki yıl sonra da Okul Müdürü oldun. Yeni kurulan bir okulda yönetici olmanın avantajı nedir?

Ekibinizle birlikte bir sistem oluşturuyorsunuz. Ben önce ekibimi tanımak istedim. Onlarla beraber nasıl bir sistem oluşturabileceğimiz üzerinde çalıştık. Bodrum kozmopolit bir yer, orayı da iyi analiz etmemiz gerekiyordu. Kurum kültürünü iyi anlamamız gerekiyordu. İlk yıl çok zordu. Ekibi iyi tanımaya çalıştım ve şanslıyım ki inanılmaz bir uyum için çalıştık.

 Nelerde uzlaştınız?

Öncelikle eğitimin öneminde uzlaştık, ekibin uyumunda uzlaştık. Ekip içinde ayrıştırıcı değil birleştirici olmaya önem verdik. Çatlak sesleri dinlemeye özen gösterdik. Birbirimizi çok iyi dinlemeye, duymaya ve anlamaya ihtiyacımız vardı, özellikle ilk yıl.

Peki liderliği nasıl tanımlarsın?

Üzerinde çok düşündüğüm bir konu. Yöneticilikte karşınızdaki kişi ile aranıza bir masa giriyor. Liderlikte masanın diğer tarafına geçiyorsunuz  ve “Beraberiz” anlayışı var. “Biz beraber neler yapabiliriz?” sorusunu çalıştığım arkadaşlarıma hep sordum. Ben masa arkası yönetici olmak istemedim. Benim için çocuklarla, zümre arkadaşlarımla olmak çok daha önemli… Çünkü esas kararlar zümre toplantılarında alınıyor, yöneticinin odasında değil. Ben her zümre toplantısında bulunmaya, öğretmen arkadaşlarımla birlikte aynı masada çalışmaya önem veriyorum. Zümre toplantılarım, benim de kitap ve defterlerle gittiğim toplantılar oluyor. Liderlik açısından bunu önemli buluyorum.

“Fikir birliğine ancak fikir ayrılıklarıyla varabiliyorsunuz”

“Liderlik bir pozisyon değil bir davranış biçimidir” cümlesi aslında liderlikle ilgili çok şey anlatıyor.  Peki, sana göre bir lider hangi değerlere sahip olmalıdır?

Her sese kulak vermek gerekiyor. “Biz bir ekibiz” demek gerekiyor. Bir başkasının da yeri geldiğinde lider olabileceğini bilmek gerekiyor. Fikir birliğine ancak fikir ayrılıklarıyla varabiliyorsunuz.  İşte o yüzden iyi bir dinleyici olmak ve her değere saygı göstermek gerekiyor. O zaman yenilikler ortaya çıkıyor,  ezberler bozuluyor. Ben ezberlerin bozulması gerektiğine inananlardanım, tıpkı kendi hayatımda olduğu gibi. Liderlik  biraz da bu ruhu verebilmekte yatıyor.

Ezber bozmak için, mesleki gelişimin için kendine zaman ve fırsat yarattın. Senin ezberini bozan üç eğitim başlığını paylaşır mısın…

İlki NLP eğitimiydi. Yıllar sonra aldığım Koçluk eğitimi ikincisi oldu. Aslında o kadar bağlantılı ki her iki eğitim de birbiriyle. Üçüncüsü ise özel çocuklar için aldığım için eğitimdi. Şimdi zihinsel engelli çocukları odağına alan projeler, ortak çalışmalar yapıyoruz okulumuzdaki öğretmenlerimizle çünkü çocuklarımızın da ezberlerinin bozulmaya ihtiyacı var. Böylelikle onların bakış açılarını değiştiriyoruz.

 “Hayat boyu öğrenmenin bir farkındalık olduğuna inanıyorum”

 Bu noktada hayat boyu öğrenmeye nasıl bakıyorsun?

Her ortamda, her kültürde öğrenme penceresinden bakıyorsun, öğreniyorsun. Ben hayat boyu öğrenmenin bir farkındalık olduğuna inanıyorum. Her gezdiğim yerde, kültürde, okuduğum kitapta, her yeni ekipte öğreniyorum. Çünkü öğrenme penceresinden bakıyorum.

Son zamanlarda en çok etkilendiğin ne var öğrenme pencerene düşen?

Bu yıl okulda gerçekleştirdiğimiz Bodrum’un değerleri projesi… Bulunduğunuz yerin değerlerini ortaya çıkarıp onu eğitime entegre ediyorsunuz ve bu çok önemli. Mesela biz zeytinyağı ve mandalinayı öne çıkardık. Yerli malını kutlamaya böyle başladık. Çocukların tüketmekten önce  bulunduğu çevrede üretici ve girişimci bir bakış açısına sahip olması çok önemli. Benim PYP’ de  öğrendiğim en önemli noktalardan biri de buydu: yakından uzağa bir bakış açısı olması.

Okulun bütün birimleriyle birebir çalışmak, öğretmenlerin hep içinde olmak… Bundan söz eder misin biraz da…

Aslında ince bir çizgi bu ve ben bunu deneyimleyerek öğrendim. İdarecilik gerçekten de ince bir çizgiymiş, böyle olabileceğini hiç düşünmemiştim çünkü 18 yıllık öğretmenlikten sonra idareci oldum. İşte o noktada, nerede duracağının kararını iyi vermen gerekiyor. “Biz bir ekibiz ve herkes de değerlidir.” Bu duyguyu verebilmek çok önemli.

“Değerlerimiz sözde kalmamalı,  çocuklara okulda yaşatılmalı”

Sen nasıl bir ekip arkadaşısın?

Ben dinleyen bir ekip arkadaşıyım. Bana aykırı da gelse o projenin başarılı olabilmesi için ben orada var olabiliyorum. Bir başka deneyimi dinliyorum, çünkü dinlemeye değer veriyorum. Bir de üretici biri olduğumu düşünüyorum.

 Okulunda stajyer öğretmenler var. Stajyer öğretmenlerle özellikle bir okul lideri olarak  neleri paylaşıyorsun?

Etik değerleri paylaşıyorum onlarla ve özellikle sınıfta gözlem yapmaları için fırsatlar yaratıyorum.

Seyahatlerinden söz etmiştin bir başka sohbetimizde. Seyahatlerden nasıl besleniyorsun?

Farklı yerler görmek bakış açınızı değiştiriyor. Ne kadar farklı yerler görürsem kendi dünyamı da genişlettiğimi düşünüyorum. Farklı kültürleri deneyimlemek; farklı kişileri, farklı fikirleri anlamayı kolaylaştırıyor.

Son olarak paylaşmak istediğin bir şey var mı?

Değerlerimizin  sözde  kalmasını değil çocuklara okulda yaşatılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu son söz olarak özellikle belirtmek isterim.

Çok teşekkürler, değerli yanıtların için…

IMG_0200 (1)

 

Zihnin Geleceği

’İnsan beyni her şeye muktedirdir…Çünkü her şey, tüm gelecek gibi geçmiş de onun içindedir’’. Joseph Conrad

 “Olanaksızın Fiziği” ve “Geleceğin Fiziği” gibi çok satan kitapların yazarı, Japon asıllı ABD’li kuramsal fizikçi ve fütürist Michio Kaku Zihnin Geleceği adlı son kitabında bilimin zihni anlamaya ve geliştirmeye yönelik arayışlarını paylaşıyor

Pek çok bilim programının da yapımcısı olan Michio Kaku, evrendeki en büyüleyici ve en karmaşık yapı olan insan beyni üzerine bilimsel araştırmaları ortaya koyuyor. Bir fizikçinin bakış açısıyla yazılan bu kitabı daha da ilgi çekici kılıyor.

ODTÜ Yayıncılıktan çıkan kitap, rahat okunur, anlaşılır ve merak uyandırıcı. İlk bölümü zihin ve bilinçlilik konusunda genel bir fikir veriyor. İkinci bölümde; anıların kaydedilmesi, zihin okuma, telekineziye olanak sağlayabilecek mevcut teknolojiler açıklıyor. Üçüncü bölüm ise değişen bilince geleceğe odaklanıyor; bir nevi tersine mühendislikle beynin çalışma biçimini anlamaya, çözmeye çalışılıyor.

Michio Kaku, gelecekte bilgisayarlar aracılığıyla telepati, telekinezi, bellek temizliği, hatıra aktarımı, düşünce kaydı hatta rüya görüntüleme mümkün olabileceğini belirtiyor.’’İnsan zihninin bu gibi yetileri henüz en ilkel formunda ama yakında sadece düşüncelerimiz aracılığıyla bilgisayarları kontrol etmeye başlayacağız. Bir odaya gireceğiz mesela ve bir çekmecede duran bilgisayar çipine zihnimizle istediklerimizi yaptırabileceğiz’’. Bu  tanımlamalar Matrix filmini hatırlatıyor adeta.

Zihnin Geleceği, bir zaman yalnızca bilim kurgunun ilgi alanına giren konulara bilimin çerçevesinden bakıyor. Telepati, zihin kontrolü, avatarlar, telekinezi ve hafızanın ya da rüyaların kaydedilmesi gibi konularda, dünyanın önde gelen laboratuarların da yürütülen en son araştırmaları ve şaşırtıcı sonuçlar sunulmuş. Sinir bilimin sınırlarının zorlandığı, olağanüstü bir yolculuk sunan  Dr. Kaku, insan beyninin bilgisayarlara yüklendiği, duyguların ve düşüncelerin bir beyin ağında toplandığı, kavrama yeteneğini geliştiren ilaçların olduğu, bilincin evrene gönderilebildiği, hatta ölümsüzlüğün sınırlarının zorlandığı bir geleceği bilimin kurgusuyla yazmış.

Dr. Kaku’ya göre, “Belki bir gün zihnimiz bedenimize hapsolmak zorunda kalmayacak ve saf enerji olarak tüm evreni keşfedebilecek. Bilincimizin bir gün yıldızlararası seyahat edecek özgürlüğe kavuşması düşüncesi, şu an uç bir hayal. Ancak bu bile fizik kanunları çerçevesinde mümkün.”

Bilinç mucizesi adlı bu bölüm ise kitabın özünü oluşturuyor.

Bilinç Mucizesi

Son olarak bilim eleştirisi, bir şeyi anlamanın yolunun onun gizemini ve büyümesini kaldırmaktan geçtiğini söyler. Zihnin gizemlerini örten örtüyü kaldıran bilim, ayrıca zihni daha olağan ve sıradan bir hale getirmektedir. Ancak beynin karmaşıklığıyla ile ilgili bilgi edindikçe, evrende bildiğimiz en gelişmiş nesnenin omuzlarımızın üstünde olmasına daha da hayran oluyorum. Dr. David Eagleman’in de dediği gibi, ‘’Beyin ne kadar şaşırtıcı bir organ ve biz de onu incelemek için teknolojiye ve azme sahip bir kuşakta olduğumuz için ne kadar şanslıyız. O evrende keşfettiğimiz en muhteşem şey ve o biziz. ‘’Beyin hakkında daha fazla şey öğrenmek, onun muhteşemliğini azaltmaktan çok, onu daha da özel kılıyor.

İki bin yıldan fazla zaman önce Sokrates ‘’Kendini bilmek, bilgeliğin başlangıcıdır’’dedi. Biz onun dileğini gerçekleştirmek için uzun bir yoldayız.

 Harvard’da psikolog olan Dr. Daniel Gilbert, ‘’İnsan beyninin en büyük başarısı gerçekte var olmayan nesne ve olayları hayal edebilme yeteneğidir ve bu yetenek geleceği düşünebilmemizi mümkün kılmaktadır. Bir filozofun söylediği gibi, insan beyni bir ‘’beklenti makinesidir’’ ve yaptığı en önemli iş ‘’geleceği yaratmak’’tır. Geleceği yaratmanın yolu ise zihnimizi anlamaktan geçiyor.

Kendini bilme yolunda zihninden başlamak isteyenler bu kitap sizin için.

zihningeleceği

 

Bu yazım 31.03.2016’de Eğitimpedia da yayınlanmıştır.

Artık Biliyorum

 

“Tadını çıkarmayı bilirsen hayat hazinelerle doludur.”

 Oprah Winfrey

Meşguliyet çağında, dünyada olmak lakin ona kapılmamak büyük bir değer. Neşet Ertaş’ın  ‘’Cahildim dünyanın rengine kandım’’ dizelerini hatırlattı bu durum bana. Evet bu zamanın dünyası rengarenk ve  baş döndürücü bir hıza sahip. Asıl marifet ise buna kanmamak. Bilinçli farkındalıkla önce kendimizi sonra yaşadığımız olayları yönetebilmekten geçiyor. Bunun içinde ilk adım yavaşlamak. Gün içinde kendimize nefes alacağımız anlar yaratabilmek. İşte ben de  sadece kendime ayırdığım bir günde bir kitapçıda öylesine dolaşırken bir kitap önüme çıktı. Birkaç sayfasını hemen o an okudum. Tamamı ise aynı gün bir çırpıda bitti.  Haftanın kitabı olarak seçtiğim o kitap;  Artık Biliyorum.

Doğan Novus tarafından çıkarılmış Artık Biliyorum kitabının yazarı ise Oprah Winfrey.

Amerikalı televizyon yapımcısı ve sunucu Oprah Winfrey. Oprah Winfrey Show’un sunucusu ve yapımcısı olan Winfrey, O-Oprah Magazine’in yayın direktörü ve Oprah Winfrey Network’ün (OWN) CEO’su. Winfrey, yirmi beş yılı aşkın süredir yaptığı programlarla milyonlarca izleyiciyi eğlendirmekte, aydınlatmakta ve onlara ilham vermektedir.

Oprah Winfrey, O-Oprah Magazine Dergisi’nde 14 yıl boyunca kaleme aldığı hayat deneyimlerini Artık Biliyorum adlı kitabında toplamış. Her şey bir mucize, bir lütuf, bir fırsat olabilir. Yeter ki, siz öyle görmeyi biline vurgu yapıyor.  Ve diyor ki Artık biliyorum… Ne verirseniz size geri gelir.

Yazarın, 62 yıllık hayatındaki başarıları, ilişkileri, dostlukları, fazla kiloları, yaşadığı acılar ve hayattan öğrendikleri kitapta yer bulmuş.  Yaşadığı acıların ve büyük zorlukların onu nasıl geliştirdiğini, zenginleştirdiğini, “bugünkü Oprah” haline getirdiğini vurguladığı kitabı hayat deneyimlerinin özeti adeta. 

Artık Biliyorum  sade, akıcı, samimi, ilham veren ve mizahi bir dille yazılmış. Mutluluk, Esneklik, Yakınlık, Minnet, Olasılık, Hayranlık, Net Olmak, Güç başlıkları altında yazılar toplanmış.

Oprah Winfrey kitabının ilk sayfalarında  ” Kesinlikle biliyorum ki her yeni gün, derin bir nefes alıp ayakkabılarınızı fırlatmak ve dışarı çıkıp dansetmek – pişmanlık duymadan- olabildiğince neşe ve dayanabildiğiniz kadar kahkaha dolu bir hayat yaşama seçeneğindeki verir. Ya hayat sahnesine çıkıp vals yapma cüretini gösterir, ruhunuzun sizi dürtüp gösterdiği yönde yaşarsınız ya da duvarın dibinde sessizce oturup korkuyla ve kendinizden şüphe ederek gölgelere çekilirsiniz” sözleriyle okuyucuya adım atması için harekete geçiriyor.

Kitapta yer alan iki bölüm var ki  özellikle paylaşmak istedim. İşte o bölümler;

Ahhh anları

‘’Eğer biraz durup tadını çıkarmayı akıl edersek, hayat tatlı hazinelerle doludur.ben bunlara ‘’ahhh anları’’ diyorum. Kendim için böyle anlar yaratmayı da öğrendim. Tipik bir örnek: Akşamüstü 4’ te içtiğim bir fincan masala  bana akşamın geri kalanı için enerji veriyor. Böyle bunun gibi anlar çok güçlü; bunu kesin olarak biliyorum. Bu anlar gücünüzü toplamanıza yardımcı olabilir, size nefes aldırabilir, kendinizle yeniden bağ kurmanızı sağlayabilir’’

Neyi sevdiğinizi keşfedin!

Yaş kaç olursa olsun insanın kendisine soracağı en önemli sorudur‘’ Neyi seviyorum? Oprah kitabında bu konuya şu cümleleriyle yer vermiş:

‘’17 yaşıma geldiğimde bir radyoda çalışmaya başlamıştım, haftada 100 dolar kazanıyordum. İşte o sıralarda parayla ilişkimi kurdum. Ne iş yaparsam yapayım radyoda başladığım günlerde hissettiğim duyguyu yaşamak istediğime karar verdim; ‘’Bu işi o kadar seviyordum ki para vermeseler bile her gün gelirim ve burada olmaktan mutlu olurum’’ duygusunu. İşte o zaman bir şeyi kesin olarak bildiğimi fark ettim: Sevdiğin şeyi yaparak para kazanırsan aldığın her maaş bir ikramiyedir. Kendinize hayatınızın ikramiyesini verin: Tutkunuzun peşine düşün. Neyi sevdiğinizi keşfedin. Ve onu yapın!’’

Bir hayat ve başarı mücadelesi hikayesini okumak isteyenler bu kitap sizin için.

artıkbiliyorum

Bu yazım 17.03.2016’de Eğitimpedia da yayınlanmıştır.

Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın

‘’İnşa ettiğiniz bugüne iyice bakın: bugününüz, hayalini kurduğunuz geleceğe benzemeli.’’

Alice Walker

Kitaplarını paylaşmaktan ayrı bir keyif aldığım Optimist yayınevinden çıkan yepyeni bir kitabı paylaşmak istedim bu hafta. Endüstriyel ürünler tasarımcısı Ayşe Birsel’in  Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın kitabı. Hayalini kurduğumuz gibi bir hayata sahip olmamız için öneriler sunan kitabın alt başlığı ise ‘Adım Adım Anlamlı Bir Gelecek Yaratma Rehberi’. Alt başlıkta ifade edildiği gibi okuyucuya adım adım sevdiği yaşamı tasarlaması için fırsat sunuyor

Ayşe Birsel, kitabına şu sözlerle başlamış:

Tasarımcı gibi düşünmek için;

  • Olumlu düşünün,
  • Kendinizi başkalarının yerine koyun ve olaylara onların bakış açılarından bakın,
  • Büyük resmi görün,
  • Başkalarıyla işbirliği yapın çünkü bu fikirlerinizi çok zenginleştirir,
  • Son olarak kendinize ‘’Peki acaba….’’ Sorusunu sorun ve cevaplarınızı ciddiye alın.

”Yaşamınızı tasarlarken bir tasarımcı gibi, iyimser ve empatiyle bütüncül ve işbirlikçi bir şekilde düşünmeyi unutmayın. Ayrıca kendinize ‘’Peki ya……’’ sorusunu sormayı da unutmayın”.

Tasarımı, var olan kısıtlamalar çerçevesinde yeni ve daha iyi çözümler bulmaya çalışmaktır olarak tanımlayan yazar ‘’Yaşam da bir tasarım sorunu gibi kısıtlamalarla dolu; zaman, para, yaş, konum… Her şeye sahip olamazsınız. Daha fazlasını istiyorsanız, ihtiyaçlarınızın ve isteklerinizin bir arada var olmasını sağlama konusunda yaratıcı olmalısınız. İşte bu da tasarımcı gibi düşünmeyi gerektiriyor’’ bakış açısını sunuyor.
Kitapta ayrıca ,

 Hayal Ettiğiniz Gibi Bir Hayat İçin ‘Boz: Yap’ formülü sunuluyor.

  1. Yaşamınızı Bozun.  İlk adım ‘boz’mak. Yaşamınızın yapısını çözümleyin. Aile, iş, dostlar, hobiler… Hayatınızı oluşturan parçaların neler olduğuna bakın.
  2. İlham arayın. Kahramanlar bize değerlerimiz, inançlarımız ve sürmek istediğimiz yaşama dair fikirler verir.
  3. Yaşamınız için bir Bakış Açısı oluşturun. Bakış açınızı değiştirin. Alıştığımız şeylere farklı bir gözle bakabilme becerisi yaratıcılığın temelidir.
  4. Yaşamınızı Yapın. Şimdi işin ‘yap’ kısmında sıra… Hayatınızı oluşturan parçalardan nelerin sizin için önemli olduğuna karar verin. Yaşamımızı tasarlamamızın amacı, sevdiğimiz şeyleri muhafaza etmek, istemediklerimizden kurtulmak, kullanamadığımız şeyleri dönüştürmektir.
  5. Yaşamınızı yeni bir tasarım olarak İfade Edin. Fikirlerinizi kelimelerle, mektuplarla, şiirlerle, manifestolarla ve kitaplarla; eskiz ve çizimlerle, görsellerle ve filmlerle; şarkılarla, müzikle ve dansla; modeller, prototipler, ürünler ve deneyimlerle ifade edin. İfade etmek hem kendinizle hem de başkalarıyla iletişim kurmanıza yardımcı olur.

tasarım

Kitapta benim için en dikkat çekici nokta, hayaller ve değerlere özellikle vurgu yapılması. Bir tasarımcının geliştirdiği ilkeleri ve yaratıcı süreci kullanarak, dört adımda, içimizde saklı becerileri ve bilgeliği keşfedebilir ve sevdiğimiz hayatı tasarlayabiliriz. Kitapta tasarlamak için bol bol yer ayrılmış.

Yaşamın senin için en önemli Proje!

Ayşe Birsel’in şu sözleri ise oldukça dikkat çekici, ‘’Bir tasarım problemi olarak yaşam-zaman, para, yaş, yer ve koşullar gibi-kısıtlarla doludur. Hepsi birden tam olamaz, o nedenle istediğiniz ve birlikte olmayı azru ettiğiniz şeyi yapmak için yaratıcı olmanız gerekir. Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın her zaman hayal ettiğiniz hayatı kurmada sizin için’’.

Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın, basit, sade tasarımı ve içeriği ile ilham aldığım neşeli ve esinlendirici bir rehber bir kitap oldu bana.

Cemre bu sefer sevdiğimiz yaşama düşsün. Ne Toprağa, Ne Suya, Nede Hava ya sadece sevdiğimiz yaşamımıza !

Sevdiği yaşamı tasarlamaya cesareti olanlar bu kitap sizin için.

sevdiğinizyaşamıtasarlayın

Bu yazım 25.02.2016’de Eğitimpedia da yayınlanmıştır.

Merak

‘’Merak ilmin hocasıdır’’ bu sözü çok severim.  Merakla ilgili aslında pekçok şeyi anlatıyor. Tıpkı  “Benim özel bir yeteneğim yok. Sadece tutkulu bir meraklıyım” diyen Albert Einstein’ın vurgu yaptığı gibi.  Her insan doğuştan meraklıdır. Dolayısıyla, özümüzde varolan merak duygusu üzerine yazılmış Merak kitabını okumamak olmazdı.  Meraklı insanların daha yaratıcı ve başarılı olduğuna dair çok hikayeler dinliyor, izliyor, okuyoruz. Evet hepimiz meraklı bebekler olarak doğduk. Peki ne oluyor ki o çocukluktaki o meraklı sorulardan vazgeçiyoruz?

Ian Leslia Merak kitabında, tüm bunları ele alırken öğrenme arzumuzu yitirmememiz gerektiğini tutkulu bir şekilde savunuyor. Merakı bir alışkanlık haline getirmek mümkün müdür? sorusu üzerine bu kitabı yazmaya karar vermiş yazar. 

NTV yayınlarından çıkan kitabı Can Evren Topaktaş Türkçeye çevirmiş. İlham verici hikayelerin, vaka incelemelerinin, çarpıcı araştırmaların ve tavsiyelerin yer aldığı kitap sade anlatımıyla da dikkat çekiyor.

Ian Leslie’ın 2014’te yazdığı  Merak kitabında, ‘’meraklı insanlar genellikle diğerlerinden daha akıllı, daha yaratıcı ve daha başarılıdır. Ancak, merakın bize sağladığı ödüllerin daha evvel hiç olmadığı kadar fazla olduğu bu dönemde, merak genellikle yanlış anlaşılmakta, küçümsenmekte veya giderek bilişsel elitlerin tekeli altına girmektedir’’. diyerek meraka karşı bakış açısını ortaya koyuyor

Kitapta, psikoloji, sosyoloji ve ekonomi alanlarında yapılmış etkileyici araştırmalara yer verilmiş.  Merakımızı nelerin beslediğini ve nelerin körelttiğini ortaya koyan araştırmalarda ilginç ve bir o kadar da şaşırtıcı sonuçlar var. Bu araştırmalardan dikkatimi çekenlerden biriside şu oldu:  merakın gelişiminin etrafımızdaki bulunan insanların davranışlarından da derin bir şekilde etkilenmektedir; özellikle de yaşantımızın ilk ay ve yıllarında…İşte bölüm

 …..Begus, aynı araştırma kapsamında bebekleri ebeveynleri ile oyun oynarken gözlemlemiştir. Gözlemlerinin sonucunda, isteklerine ebeveynlerinden daha fazla tepki alıp, karşılığında onları daha fazla soru soran çocukların, seçtikleri oyuncağını nasıl kullanıldığına dair daha fazla şey öğrendiğini keşfetmiştir. Begus ve Gliga’nın- araştırdıkları soruya verilebilecek en uygun cevap da muhtemelen burada yatmaktadır-bir çocuğun büyüdüğünde  meraklı veta meraksız olması, şaşırtıcı bir şekilde, büyük oranda dile getiremedikleri bu soruları ebevynlerinin nasıl cevapladığına bağlıdır. Merak bir geri besleme döngüsüdür.

Peki ama çocuklar işaret etmenin ne işe yaradığını düşünür? Bu, işaret ettiklerinde yetişkinlerin verdikleri tepkileri nasıl algıladıklarına bağlıdır. Gliga’nın bana söylediğine göre ‘’Her işaret ettikleri cisim çocuklara verilirse, işaret etmenin amacının çeşitli şeyleri elde etmek için olduğunu öğrenirler. Knedilerine işaret ettikleri cismin adı söylenirse, işaret etmenin bir tür bilgi edinme yöntemi olduğunu öğrenirler’’. Bunun üzerine Gliga’ya çocukların işaret ederek veridkleri sinyale karşılık bu tepkilerden birini alamadıklarında ne olduğunu sordum.

‘’İşaret etmekten Vazgeçerler’’….

 İşte tüm hikaye burada saklı. Ailede, okullarda çocukların daha çok işaret etmesine fırsat vermek.  Çünkü merak bir alışkanlık. Bu alışkanlığın gelişmesi için beslenmesi gerekiyor.

İlham veren hikâyeler ve pratik tavsiyelerle dolu olan bu kitap, kendinizin ve etrafınızdaki insanların zihinsel hayatlarına farklı bir açıdan bakmanızı sağlayacak.

Henüz bilmediği şeyler karşısında heyecanını hiçbir zaman yitirmemek isteyenler bu kitap sizin için.

MERAK

Bu yazım 11.02.2016’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.