Ana Sayfa Blog Sayfa 12

Pozitif Yönetim

0

Keyif alarak çalışmak mümkün mü? İş ortamlarının daha motive ve keyifli olabilmesi çok mu zor? Peki İşyerinde keyifli bir ortam yaratmak mümkün mü? gibi pek çok sorunun yanıtını vererek ‘yaklaşımıyla tanıştırıyor bizi İdil Türkmenoğlu.

İdil Türkmenoğlu, İnsan Kaynakları Yöneticisi, Eğitmen ve Yazar. Elma Yayınevin’den birkaç yıl önce çıkan kitabını bu hafta Eğitimpedia okuyucularıyla paylaşmak istedim?

İdil Türkmenoğlu kitabında keyifli bir iş ortamını yaşatmanın hiç de zor olmadığını Türkiye’den ve dünyadan pek çok örnekle açıklıyor. Odağına insanı alan her kurumun özellikle eğitim kurumlarının yöneticileri için eğlence, motivasyon ve verimlilik konularında çok faydalı bilgiler sunuyor.

İdil Türkmenoğlu pozitif bir dille yazdığı kitabında ‘’yeni tutumların davranışa dönüştürüldüğünde, sizlerde ve ekiplerinizde bağlılığın arttığını, yaratıcılığın tetiklendiğini, motivasyonun arttığını, zorlukların daha kolay aşılır hale geldiğini ve işinizden keyif aldığınızı göreceksiniz’’ diyor. Çok sayıda yöntem, uygulamaların yer aldığı kitabın devamı umarım gelir.

Yazar kitabında, günümüzde işyerlerinde yöneticilik işi yönetmekten öte çalışanların kalbine dokunmak olduğuna, işe ve işyerine keyif katmanın en önemli yönetim araçlarından biri olduğuna vurgu yapıyor.

İşyerinde pozitif iklim yaratma konusunda yeni bir bakış açısı sunan İdil Türkmenoğlu’nun kitabı, içerikle paralel kullandığı pozitif, akıcı dil ve üslupla benzeri kitaplardan farklı bir konumda benim için. Çok sayıda yapılmış araştırma sonucuna yer verilen kitap da  Martin Seligman’ın humanistik yaklaşımın temellerini attığı ve ‘’mutluluk bilimi’’ olarak da adlandırılan ‘’Pozitif Psikoloji’’ disiplini hakkında da detaylı bilgiler yer alıyor.  İlham alacağınız pek çok fikrin yer aldığı kitap da yazar,  aslında çok küçük detayların işyerlerinde nasıl bir fark yarattığını, motivasyon sağladığını üstelik öyle kocaman bütçeler ayırmadan mümkün olduğunu paylaşıyor.

Kitap yer alan şu ifadeler ise aslında tüm işyerlerinde keyifli ortam yaratmanın ipucunu veriyor. “İşyerinde keyifli ortam yaratmak için iyi niyetli birkaç motivasyon aktivitesi yeterli değil. Bu, yeni bir kültür yaratmayı gerektiriyor. Şirketti havayı değiştirecek, ortamı yumuşatacak, çalışanların işinden zevk almasını destekleyecek olan kişiler yine çalışanların kendisi. Yöneticilerin göreviyse onlara rahatlama imkânını sağlamak, onları gerekli gereksiz engellememek ve yönlendirmek”.

Kitapta Adrian Gostick ve Scott Christopher’ın ‘’Liderler biraz gevşeyip çalışma ortamlarını eğlenceli hale getirirlerse, çalışanların güveni, yaratıcılığı ve iletişimi belirgin ölçüde iyileşiyor. Bu da daha düşük bir işten ayrılma oranına, daha yüksek morale ulaşmayı sağlar’’ ifadeleri ise adeta kitabın özet cümlesi gibi.

Eğlenmenin iş yaşamına etkilerini araştırma sonuçlarına göre kitap da sıralanmış. Bunlar;

  • Daha yaratıcı olurlar.
  • Daha az stres yaşarlar.
  • Başkalarıyla daha iyi geçinirler.
  • Müşteriye daha iyi hizmet verirler.
  • Daha az devamsızlık yaparlar.
  • İş yerlerine daha sadık olurlar.
  • Daha uzun saatler yoğun olarak çalışabilirler.

Yazarın paylaştığı araştırmalardan birinde şu ifadeler yer alıyor ‘’Çalışanların bugün şirketlerinden istedikleri ilk şeyin  ‘’mutluluk’’ olduğunu tekrarladı. Yüksek ücret, geniş ofisler, büyük unvanların artık motivasyon ve çalışanların mutluluğu için yeterli  olmadığını, çalışanların hoş iş arkadaşları ve iyi bir patron, kabul edilebilir iş saatleri ve anlamlı işlerle mutlu olduklarını vurguladı. Bugün iş hayatında yükselmeye başlayan Y kuşağı içinse işinden keyif almak, işinde anlam bulmak daha önemli’’.

Bu görüşlere katılmamak mümkün değil. Özellikle de okulları ve okul yöneticilerini düşündüğümde. Ki özellikle son yıllarda çok sayıda okul yöneticisine koçluk yaptığımda hemen hemen hepsinden bu konuya vurgu yaptığını dinledim. Yani okullarda neşe, keyif, motivasyon….Ve güleryüzlü okulların ancak, güleryüzlü yöneticiler ve öğretmenlerle mümkün olduğunu.

Merak ediyorum okullarda ‘’gerçek anlar’’ neler? Acaba neler yaşanıyor? Okul yöneticileri, okul çalışanlarına nasıl anlar yaşatıyor? Çalışanların keyif ve motivasyonunu nasıl sağlıyorlar? ya da sağlayamıyorlar? Bir nebze de olsa ipucu bulmak, fikir edinmek, yararlanmak isteyenler için bu kitap.

Pozitifyonetim

Bu yazım 21.05.2015’de Eğitimpedia’ da yayınlanmıştır.

6 Değer Madalyası

0

Hemen hemen her düşüncenin ve her işin değer taşıyan önemli bir parçası vardır. Değerleri görmezden gelmek imkansızdır. Aldığımız her karar aslında bir değer içerir.  Peki bu değerler neler? Ne kadar farkındayız? Kişisel düzeyde de yeni bir şeye başlamak için karar vermeden önce değer taraması aynı derecede gereklidir. İster yeni bir ilişki, ister yeni bir iş olsun yaşamınızda başlayan her yeni şey için değerlerimizi titiz bir şekilde belirlememizde fayda vardır. İster iş ister özel hayatımızda yaşadığımız çatışmalar, uyuşmazlıklar genellikle değerlerin ayrılığı söz konusu olduğu için ortaya çıkar. Değerlerimiz tehdit edilirse, duygularımız bu tehlike karşısında hissettiklerimizi gösterir. Aynı şey mutluluk için de geçerlidir. Değerlerimiz gerçekleştiğinde mutlu oluruz ve mutluluğumuzu gösteririz.

Değerler bu kadar önemliyken ve son zamanlarda sık sık vurgu yapılıyorken ‘6 Değer Madalyası’ kitabını paylaşmamak olmazdı. Edward de Bono’nun Remzi Kitabevinden çıkan kitabında bir yöntem sunuyor.

Edward de Bono, kavram ve algıları değiştirerek düşünme anlamına gelen ‘paralel düşünme’ kavramının fikir babasıdır. Kariyeri boyunca, düşünme süreci ve bunun iş dünyasında nasıl uygulanacağı konusuna odaklanmıştır. Çok sayıda kitabı bulunan yazar, ‘’değerler önemlidir ama değerlere odaklanmak zordur. Şu ya da bu biçimde ne olduklarını ve önemli olduklarını biliriz ama onlara daha dikkatli bakmak zordur’’ görüşünü savunmaktadır.

Yazarın, kitabında sunduğu çerçeve,  değerlere odaklanmayı, değerleri görmeyi ve başkalarının değerlerini öğrenmeyi kolaylaştıracaktır. Çünkü çerçevelerin iki amacı vardır:

1.Çerçeveler dikkatimizi istediğimiz zaman yönlendirmemizi sağlar.

2.Çerçeveler her şeye bir ‘ad’ vermemizi sağlar, böylece adı olan bir şeyi arayabilir, ona dikkat edebilir ve onun farkında olabiliriz.

Edward de Bono,  zihnimiz düşüncelerimizi düzenlemek için simgeler kullanır fikrinden yola çıkarak değerleri madalya ile eşleştirmiş ve her bir madalyayı da bir maddeye benzetmiştir. Her madde, madalya ile içerdiği değerin ilişkisini zihinde  kolaylaştırmaktadır.

Ve işte 6 Değer Madalyası

Altın madalya:  Bu madalya hepimizi etkileyen insani değerleri simgeler. Altın çok değerli maddedir. İnsani değerler de tüm değerler arasında en önemlileridir.

Sizin insani değerleriniz neler?

Gümüş Madalya: Bu madalya doğrudan kurumsal değerleri simgeler. Kurumun amaçları ve işleyişiyle ilgili değerleri kapsar.

Çelik Madalya: Bu madalya kalite değerlerini simgeler.

Cam Madalya: Bu madalya birbiriyle ilişkili birkaç değeri simgeler: yenilik, sadelik ve yaratıcılık.

Tahta Madalya: Bu madalya çevresel değerleri simgeler.

Pirinç Madalya: Bu madalya algısal değerleri simgeler.

Her şeyin temelinde değerler yatar. Değer üretimi şirketlerin ve kurumların temel amacıdır ve kişilerin özel yaşamlarında da giderek önem kazanmaya başlamıştır. Edward de Bono, bu kitabında oluşturduğu heyecan verici ama basit modeldeki anahtar değerlerle, kendiniz ve işiniz için yaratıcı ve etkili kararlar vermenizi sağlamanın yolunu gösteriyor.

Bu kitap değerlerini yeniden gözden geçirmek isteyenler için..

6deger

Bu yazım 14.05.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Leonardo Da Vinci Gibi Düşünmek

1

‘’Her şeyi öğrenmek mümkündür’’

Leonardo Da Vinci

 The Books of Genius kitabında Tony Buzan ve  Raymond Keene tarihin en büyük dahilerini sıralamak için dünyada ilk objektif girişimi yapmışlar. Bu kişileri ‘özgünlük’, ‘beceriklilik’, konusuna ‘hakimiyet’, ‘vizyonun evrenselliğ’, ‘güç ve enerji’ içeren kategorilerde değerlendirmişler ve aşağıdaki kişileri ‘top ten’ olarak sunmuşlar.

  1. Albert Einstein

9.Phidias (Atinanın mimarı)

  1. Büyük İskender

Thomas Jefferson

6.Sir Isaac Newton

5.Michelangelo

4.Johann Wolfgang   von Goethe

  1. Mısır Piramidlerini inşa edenler

2.Willliam Shakespeare

Ve Buzan ve Keene’nin araştırmalarına göre bütün zamanların en büyük dahisi, Leonardo da Vinci çıkmış. Bu sonuç çok da şaşırtıcı değil aslında. Çok yönlülük ve yaratıcılık denince ilk akla gelen isim. Benim kişisel görüşüme göre de Leonardo Da Vinci gelmiş geçmiş en yaratıcı, donanımlı ve çok yönlü dâhidir. Tek bir şey üzerinde uzman değildir; mimariden resme, mühendislikten tıp bilimine kadar birçok konuda olağanüstü derecede katkı sağlamıştır. Mimar, heykeltıraş, mucit, askeri mühendis ve bilim adamıdır.

Michael J.Gelb yaratıcı düşünme, hızlı öğrenme ve liderlik geliştirme alanlarında dünyaca tanınmış bir yenilikçi. Floransa da, şirket başkanları derneği için ‘’Kişisel ve profesyonel olarak nasıl daha yaratıcı ve dengeli olunabileceği’’ hakkında bir şeyler hazırlaması ve bir konuşma yapması istendiğinde hemen yanıt veriyor ‘’Leonardo da Vinci gibi düşünmek gibi bir şeye ne dersiniz?  Gelb çok etkileyici bulunan konuşmasından sonra Leonarda da Vinci’nin not defterinden de yararlanarak bu kitabı hazırlıyor. Yazar, Da Vinci’nin bulunabilen çalışmalarını tek tek inceledikten sonra bunlar arasındaki ortak noktaları keşfetmiş. Onun düşünme ve davranış biçimlerini, icatlarındaki zihinsel taktiklerini ve benzeri unsurları ortaya çıkararak hayatımıza uygulayabilmemiz konusunda bir harita sunmuş.

Kitap, beyaz yayınlarından çıkmış ve Da Vinci’nin hayatından kesitler, yazarın kendi iş hayatından kesitler ve sonunda da yazarın bize sunduğu uygulama ve teknikleri içeriyor.

Da Vinci’nin aklını ve ilhamını günlük yaşamımıza sokmamız için hazırlanmış bir kitap. Kitap, yaşamımızı zenginleştirmemiz üzere Leonardo da Vinci’nin dehasının temel elemanlarının uygulanması için, denenmiş, pratik bir yaklaşımı sunuyor. Yaratıcı düşünme için güçlü stratejiler ve kendini ifade için yeni yaklaşımlar geliştirirken, dünyaya başka bir gözle görmek için sayısız uygulamalar içeriyor. Leonardo da Vinci Gibi Düşünmek kitabı 1998’de ilk kez yayınlandıktan sonra on sekiz dile çevrilmiş. Polonyalı bir ilkokul öğretmeni yedi ilkeyi müfredat programını düzenlemek için kullanmış. Londra’daki bir danışmanlık şirketinin baş stratejikti, çok uluslu müşterilerinin en önemli iş sorunlarını çözmesine yardım etmekte Leonardo’nun paha biçilemez bir müttefik olduğunu keşfediyor

Kitap Rönasans’ın ve zamanımızla paralel olan taraflarının gözden geçirilmesi ile başlıyor.

Kitabın özünü yedi Da Vinci Prensibi oluşturuyor. Bu prensiplere bizler aslında aşınayız. Öyle yeniden keşfetmeye gerek yok. Sadece, hatırlamalı, geliştirilmeli ve uygulanmalı.

Yedi Da Vinci Prensibi

Curiosita: Yaşam doymak bilmeyen bir merak ve devamlı öğrenme için acımasız bir arayış.

Dimostrazione: Bilgiyi deneme yoluyla test etme, sebatkarlık ve hatalardan ders alma arzusu.

Sensazione: Duyguların, özellikle hayati deneyimlerin bir aracı olan görüşün devamlı olarak rafine edilmesi.

Sfumato (sözlük anlamıyla ‘Dumanla yükselmek’) Anlaşılmazlığı, paradoksu ve belirsizliği kucaklama arzusu.

Arte/Scienza: Bilim ve sanat, mantık ve hayal gücü arasında dengenin geliştirilmesi. ‘’Bütün beyin’’ ile düşünme.

Corporalita: Zarafet, her iki eli de ustalıkla kullanabilme, ölçülü davranma.

Connessione: Her şey ve olay arasında ilişkileri anlama ve değerlendirme. Sistemli düşünme.

Her bir prensip Da Vinci’nin not defterinden alıntılarla vurgulanmış ve onun çizimleri ve resimleriyle şekillendirilmiş. Bu açıklamayı öz değerlendirme soruları izlemiş. Sorulardan sonra ise pratik bir uygulama egzersizine yer verilmiş.

Benim önerim, ilk önce kitabın tamamını bir okuyun. Soruları sadece fikir edinmek ve öz değerlendirme için gözden geçirin. Daha sonra her prensibi sırasıyla okuyun. Her prensibin açıklamasını okuyup egzersizleri yapın. Bazı egzersizler çok kolay ve eğlenceliyken bazıları da zorlayıcı ve hayli iddialı.

Kitabın son bölümünde ise ‘’Yeni başlayanlar için Da Vinci Çizim Kursu’’nu bulacaksınız. Kitabın sonunda yer alan okuma listesi ise, Rönesans, düşünce tarihi, dehanın doğası üzerine görüşleri ve Leonardo’nun yaşamı ve çalışmalarını içeriyor. Daha önce Da Vinci’nin yaşamına ve çalışmalarına aşına olsanız bile kitabı yeni bir bakış açısı ve derin bir hayranlıkla bitireceksiniz.

Bir soruyla kitap başlıyor. Leonardo’nun öğrenme yaklaşımı ve zeka oluşumunun incelenmesi tüm potansiyelimizin ortaya çıkarılması için bize rehberlik edip ilham verebilir mi?

Rönasans ve bu zamanda da büyük beyinler büyük sorular sorarlar. Günlük olarak ‘’zihnimize takılan’’ sorular yaşam amacımızı yansıtırlar ve hayatımızın niteliğini etkilerler. Da Vinci düşüncesi yeşertmek suretiyle-açık, sorgulayan zihin gibi- evrenimizi genişletiriz ve onun içinde gezinme yeteneğimizi araştırabiliriz.

100 Soru Sormak Neyi Çözer?

Leonardo’nun sorularını, gözlemlerini, düşüncelerini, rüyalarını not defterlerine kaydettiği biliniyor. Yazar’da  bizim de aynı şeyi yapmamızı öneriyor. Yanınızda bir defter, bir günlük ya da ajanda taşıyın ve buna aklınıza gelenleri geldikçe, hatta duygularınızı, hayallerinizi, arzularınızı yazın.

Michael Gelb’in önerdiği diğer bir egzersiz, bizim için önemli olan 100 soruyu yazmak. Bu 100 soruyu bir oturuşta yazmamız gerekiyor. Bu sorular her türlü konuyu kapsayabilir. Gelb ancak 100 soru ile tortuların ardındaki gerçek sorulara ulaşmamızı sağlayacağına inanıyor. Yazarak bunları döküyor ve temizliyoruz. Sonra bu 100 soru içinde bizim için gerçekten önemli olan 10 tanesini seçmemiz ve bir sonraki aşama olarak da bunları bizim için önem sırasına dizmemiz isteniyor. Hemen yanıtların ardından koşturmaya başlamayacağız. Yanıtları  istemediğimizden değil. Sadece soruları gün ışığına çıkarmak bile çözümü başlatır.

Tuncer Büyükonat’ın çevirdiği bu kitabın hem devamı hem de tamamlayıcısı ‘’Leonardo Da Vinci Gibi Düşünmek İçin Çalışma Kitabı’’ nı ise edinmekte fayda var.

Kitapta yer alan ve bütün zamanların en olağanüstü özgeçmişi olarak geçen Leonarda da Vinci’nin başvuru mektubu da dikkatinizi çekecektir. Konuyla ilgili yazıya ise bu linkten ulaşabilirsiniz.  http://goo.gl/nhFnjM 

Sınırsız bir öğrenme ve yaratıcılık yeteneğine sahibiz. Peki bunun ne kadar farkındayız?

İçindeki Deha’yı keşfetmek isteyenler, bu kitap sizin için…

leonardodavincijpg

Bu yazım 07.05.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

 

Curriculum Vitae: Hayat Yolu

Nisan ayında bir gün mezun olduğum üniversitenin son sınıf öğrencilerinden bir grupla ”Yaratıcılık, Öğrenme ve Beyin” temalı eğitimim için biraraya geldik. Keyifli ve bir o kadar da paylaşım dolu geçen eğitimde söz döndü dolaştı ”iş başvurusu ve özgeçmiş ” yazmaya geldi. Ki bu da çok da normal. Çünkü  2 ay sonra mezun olacaklar. Hayatlarında bir dönemi bitirip yeni bir döneme başlayacaklar. O iki ay da  finaller, mezuniyet törenleri ile bir çırpıda bitecek.

Onlara söylediğim gibi, iş başvurularında çok önemli bir basamaktır özgeçmiş yazma. hazırlama. Etkili özgeçmiş hazırlama konusunda bin bir fikir, çeşit çeşit örnekleri görmek için başvurulacak internet sayfaları, kitaplar var. Araştırıp bulursunuz.

Peki sizlere bir soru. Türkçeye Özgeçmiş olarak çevrilen CV ne demek? açılımı nedir?

CV: Curriculum Vitae

CV  bir kısaltmadır. Latince iki kelimenin baş harflerinden oluşuyor: Curriculum Vitae. Bir isim tamlaması aslında. Latince iki sözcük.  Curriculum yani çember, çerçeve, yol ve Vitae ise hayat demek. Yani Curriculum Vitae,  Hayat hikayesi/yolu/tecrübesi/akışı demek. Ben ‘’Hayat yolu’’ olarak kullanmayı tercih ettim.

Curriculum Vitae: Hayat Yolu

Hayat yolunda biriktirdiklerimiz, deneyimlerimiz, hayallerimiz, hedeflerimizi içeren CV’mizi yazmadan önce  ”Bütün zamanların en olağanüstü CV’sini okumakta fayda var.

Leonarda Da Vinci’nin 1432’de Milano naibi Ludovico Sforza’ya yazdığı olağanüstü bir başvuru mektubuna, Michael J. Gelb’in “Da Vinci Gibi Düşünmek” kitabında rastlamıştım.

  “En Yüce Lord,

Savaş makinelerinin becerikli mucitleri olarak ortaya çıkarılanların deneyimleri artık yeterince göz önünde bulundurulduktan ve sözü edilen cihazların her yerde kullanılanlardan hiç farklı olmadıklarını kavradıktan sonra, başkalarının haklarını yemeksizin, siz ekselanslarına sırlarımı açıklayacağım. Sizin için en uygun yer ve zamanda, aşağıda değinilen tüm konuların tanıtımını yapmayı öneriyorum.


1. Çok hafif ve güçlü ve kolayca taşınmaya uygun köprüler için planlarım var.
2. Bir yer kuşatıldığında hendeklerdeki suyun nasıl kesileceğini ve sayısız miktarda uzayan merdivenlerin ve diğer araçların nasıl yapılacağını biliyorum.
3. Setlerin yüksekliği ve arazinin veya konumunun kuvvetli olması nedeniyle bombardıman yaparak yıkmak mümkün olmadığında bir kaleyi veya sığınağı kayanın üzerinde inşa edilmiş olsa dahi tahrip etmenin metotlarını biliyorum.
4. Çok kullanışlı ve kolay taşınabilir, dolu gibi küçük taşlar atan toplar yapmak için planlarım var.
5. Eğer muharebe denizde meydana gelirse, taarruz ve savunma için çok uygun makineler yapmak ve en ağır topların ateşine, baruta ve dumana mukavemet edebilecek gemiler inşa etmek için planlarım var.
6. Belli bir noktaya ulaşmak için bir nehrin altından geçmek gerekse bile hiç gürültü çıkarmadan yer altından tüneller ve geçitler kazmak için yöntemlerim var.
7. Güvenli ve taarruza dayanıklı, düşman saflarını top ateşiyle geçebilecek ve böylece çok sayıda askerin kaybını önleyecek kapalı araçlar da yapabilirim. Bunların arkasından piyadeler zarar görmeden mukavemetle karşılaşmadan ilerleyebilirler.
8. Keza ihtiyaç olursa, şimdi kullanılanlardan oldukça farklı, güzel ve kullanışlı şekillerde toplar, havanlar ve hafif mühimmat yapabilirim.
9. Top kullanmanın mümkün olmadığı yerlerde, sapanlar, mancınıklar, tuzaklar ve fevkalade etkin başka makineler temin edebilirim. Kısaca, değişik koşulların gereğine göre sayısız farklı çeşitte taarruz ve savunma makinesi yapabilirim.
10. Barış zamanı, resmi ve özel binaların inşasında ve suyun bir yerden bir başka yere naklinde sizi mimarlıkla uğraşan herhangi biri kadar tatmin edeceğime inanıyorum.
11. Aynı zamanda mermer, bronz veya kil ile heykel ve kim olursa olsun başkalarınınkiyle mukayese edildiğinde daha öne çıkacak resim de yapabilirim.
12. Dahası, babanız Prens’in aziz hatırasını ve ünlü Sforza malikanesinin şan ve şerefini ebediyen yaşatacak bronz at işini alabilirim.


Ve eğer yukarıda belirtilen şeyler herhangi birine imkansız ve uygulanamaz görünecek olursa, bunları parkınızda veya Ekselansları’ nı memnun edecek başka bir yerde denemek üzere naçiz şahsımı hizmetinize sunuyorum.

Bu mektubu Leonardo Da Vinci 500 küsur yıl önce yazmış!

Peki tüm bu yüzyıllar boyunca değişen ne? Bilgi. Beceri ve yetenekler ise yüzyıllardır baki. Yaratıcılık, Sorun Çözme, İletişim, İşbirliği, Eleştirel düşünme…Bireylerden, sadece 21.yüzyılda beklenen beceriler mi? Bu beceriler tüm yüzyıllarda geçerli. İşte Leonarda Da Vinci’bin bu mektubu bize özgeçmişten öte özgeleceğe odaklanmayı bunu hatırlatıyor.

da-vinci-profile

Bunların yanı sıra;

 Leonarda Da Vinci

  • Sahip olunan özelliklerden, edinilen bilgilerden öte bu özellikleri, bilgileri kullanarak neler yapacağını yazmanın önemini,
  • Başvuru mektubunu işe alacak kişiye direkt olarak yazmayı, araya aracı birisini koymamayı,
  • Basit ve sade yazmayı. Amacı üç satırda özetlemeyi,
  • Birden çok beceriye sahip olunduğunda, başvurulacak kurumun/kişinin gereksinimleri dikkate alınarak onların dikkatini çekecek göre becerilerin sıralanması gerektiğini. Da Vinci geçmişte yer aldığı stüdyolardan, yaptığı resimlerden, gerçekleştirdiği mimari yapılardan ve diğer bilimsel araştırmalardan söz etmemiş. Bunlar Da Vinci’nin başarıları olmakla birlikte, Milano Naibi’nin gereksinimleri değildir. Da Vinci doğrudan onun için neler yapabileceğini vurgulamış, ilk olarak onun ilgisini çekmek üzere köprülerle başlamış. Bugün bakıldığında Da Vinci’nin söz edilecek köprüleri yoktur ancak mektupta Milano Naibi’nin  en önemli ihtiyacına ilk sırada yer vermiş.
  • Yapabileceklerinizi sıralarken; gereksiz detaylara girmeden ilgi çekecek iş sonuçlarını yazmayı,
  • Okuyan birinin kayıtsız kalamayacağı alternatif işler sunmayı,.
  • Cesaret ve kendine güvenli ifalere yer vermenin önemli olduğunu hatırlatıyor. Leonarda Da Vinci, tüm yazdıklarının imkansız olmadığını ve istenirse deneme yapılmasını önermeyi de unutmamış

Bu bakış açısıyla yazdığınız CV’ye  kayıtsız kalabilecek kişi/kurum olmayacaktır.

RASTGELE…

Tongue Fu

0

TONGUE FU Sözlü Dövüş Sanatı

 İletişimin gittikçe koptuğu, şiddetli bir iletişimin ise kolgezdiği, dinlemenin ise sadece işitme düzeyinde kaldığı bu zamanlarda hepimizin çok iyi bildiği ama göz ardı ettiğimiz, birçok şeyi hatırlatıyor ‘’Tongue Fu’’. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Çünkü, her bir satırında tanıdık durumlara rastlayacaksınız.

Sam Horn’un yazdığı Tongue Fu kitabının hikayesi şöyle: 1989’da, eğitim programları uzmanı Dr.Ray Oshiro’nun Hawaii Üniversitesi için zor insanlara nasıl davranmak gerektiği konusunda kamuya  açık bir atölye çalışması için Sam Horn’a rica etmesiyle başlıyor. Bir süre sonra her kesimden ve meslekten çok sayıda kişi bu atölyelere ilgi gösteriyor. Bu kitapta bu atölyelerin içeriğinden oluşuyor.

Boyner Yayınlarından çıkan kitapta dört  ana bölüm var. Bunlar:

  • Tepki değil yaklaşım gösterin,
  • Unutulacak sözler söylenecek sözler,
  • Çatışmaları işbirliğine dönüştürün,
  • İstediğinizi, ihtiyaç duyduğunuzu ve hak ettiğinizi fazlasıyla elde edin.

Yazar kitabın  ismini ise ilk atölyedeki katılımcılardan birinin Uzakdoğu dövüş sanatı Kung Fu ile ilgili bir örneğinden yola çıkarak buluyor.

Kung Fu’nun (insanın iç gelişimini vurgulayan bir Çin dövüş sanatı) amacı fiziksel bir saldırıyı etkisiz hale getirmek, silahsızlandırmak ya da caydırmaktır. Tongue Fu’nun (insanın iç gelişimini vurgulayan zihinsel bir sanat) amacı ise psikolojik bir saldırıyı etkisiz hale getirmek, silahsızlandırmak ya da caydırmaktır. Özsavunmanın sözlü biçimidir; acı sözler söylemek ya da susup kalmak yerine başvurulabilecek yapıcı bir seçenektir.

 Sözlü dövüş sanatının asıl amacı, kendinizi sözlü saldırılara hedef olmaktan alıkoyacak şekilde nasıl güven içinde davranacağınızı öğrenmek olarak ifade edilmiş kitapta. Ve  şu  varsayımlarda bulunuyor. Asıl kışkırtıldığınızda da, bu zihinsel ve dilsel dövüş sanatlarını ustaca kullanarak kendinizi koruyabilmelisiniz. Bundan böyle bir saldırı karşısında hiçbir zaman kendinizi yıkılmış ve çaresiz hissetmeyeceksiniz. Tongue Fu, sadece adil ya da dürüst olmayan davranışlara karşı koymakla ilgili değildir. Aynı zamanda bir yaşam felsefesi; hem işinizde hem de dışarıda herkesle daha iyi geçinmenize yardımcı olabilecek bir iletişim tarzıdır. Çatışmaları nasıl önleyeceğinizi, nasıl işbirliği oluşturacağınızı ve başkaları düşüncesiz ya da kaba davrandığında bile nasıl nazik kalmayı tercih edebileceğinizi öğreneceksiniz. Zor insanlarla uğraşmaktan hiç kimse hazetmez. Ne var ki, bu günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu fikirler size anlaşması zor insanları ustaca silahsızlandırarak kişisel ve mesleki ilişkilerinizi daha az gerilimli ve daha tatmin edici kılmada yardımcı olabilir. İnsanlar sizi ayakları altına almaya çalışırken kendinizi yüceltmenizi sağlayacak onlarca zeki ve nükteli, dövüşken olmayan yanıt öğreneceksiniz. Başkalarının parmaklarına basmadan kendi ayaklarınız üzerinde nasıl durabileceğinizi, yara lamanıza izin vermeden ve kimseyi yaralamadan nasıl var olabileceğinizi göreceksiniz.

Kitapta yer alan Tongue Fu ile öğrenebilecek teknikler ise şunlar;

  • Unutmamanız gereken sözler ve kullanmanız gereken sözler hangileridir?
  • ‘’Haklısınız’’ demenin muazzam dönüştürücü gücünden nasıl yararlanabilirsiniz?
  • Sözel zorbalarla nasıl başa çıkabilirsiniz?
  • Başkaları bamtelinize dokunduğunda ne yapabilirsiniz?
  • Onurunuzu koruyarak münakaşalardan nasıl sıyırabilirsiniz?
  • Ne diyeceğinizi bilmediğinizde ne diyebilirsiniz?
  • Susmayı kendi yararınıza nasıl kullanabilirsiniz?
  • Duygularınızı nasıl kontrol edebilirsiniz?

Tongue Fu kitabı öyle bir solukta okunup unutulması gereken bir kitap değil. Bölüm bölüm okunacak ve üzerinde düşünülecek bir kitap. Her bölümün sonundaki eylem planlarını hayata geçirmek ise tümüyle size kalmış. Kitabın dili sade, açık ve mizah dolu. Örnekler ise hiç yabancısı olmadığımız, günlük hayatta, iş hayatında sık sık yaşadıklarımızdan.

Tongue Fu kitabından sonra ilginize çekecek kitap ise aynı yayınevinden çıkan ‘’Okulda Tongue Fu’’.

İnsanlar arasındaki iletişimde husumeti, anlaşmazlıkları ve yanlış anlamaları uyuma dönüştürmek, sözlü çatışmalardan, ağız kavgalarından ve sinir patlamalarından kaçınmak, özünüzü, insanlarla huzurlu bir birlikteliğin aracı haline getirmek isteyenler ‘Sözlü dövüş sanatı TONGUE FU’’ kitabı sizin için…

tonguefu

 

Bu yazım 30.04.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

EVRAKA Buldum!

0

Sezgi-bu yetene sahipsiniz, belki de onu deneyimlediniz-bir şeyi sadece bildiğiniz, onu nasıl ya da neden bildiğinizi bilmediğiniz o muhteşem an. Yaratıcı fikirlerin ve kafa karıştırıcı soruların yanıtlarının apansız aklınızda beliriverdiği o çoşkun  ‘’Evreka!’’ve ‘’A-ha!’’ anları. Bu kavrayış anlarını anlatırken belki ‘’Bir anda aklımda beliriverdi’’ ya da ‘’Bununla ilgili içimde bir his vardı’’ demişsinizdir.

Peki bu gerçekte nedir? Bunu bu kadar güzel yapan nedir? Sizi, sezgilerinizi her zaman kullanmaktan alıkoyan nedir? Bugün, daha sezgisel olmak için bir şeyler yapabilir misiniz?

Bu cümlelerle başlıyor kitap. Sezginin gücünü anlamak ve kullanmak üzerine Dr. Anne Salisbury tarafından yazılmış EVRAKA!

Sezgi, insanlık kadar eski; soluk alıp vermek kadar doğal. Sezgiye dair merak edilen herşey EVRAKA kitabında toplanmış.

Kitabın girişinde, Antik Yunan’dan Akıl Çağına kadar ‘Sezgi’’ kavramının nasıl tanımlandığı belirtilmiş. Tanımlayanlara şöyle bir göz atarsak kimler yok ki? Pisagor, Platon, Aristo, Arşimed, Eckhart, Descartes, Spinoza, J:J Rousseau, Kant, Schopenhauer, Freud, Jung, Bern, Einstein…

Einstein’in ‘’Evrenin temel yasalarıyla ilgili kavrayışım, akılcı zihnimin ürünü değildi.’’ Sözü sezgiye dair önemli bir noktayı açıklıyor. Sezgi: bilinçdışı bir durum.

Sezgiye ilişkin pek çok farklı tanımdan genel olarak kabul göreni şu ifadeyle yer almış kitapta; ‘’Sezgi, her türlü bilişsel rol oynayan temel zihinsel eylemdir.’’

Dr. Anne Salisbury kapsamlı araştırmaları sonrasında Evraka! Sistemini oluşturmuş. Evraka!, sezgiyi kapsamlı bir şekilde anlatan ve hedeflerinize ulaşmak için kullanabileceğiniz pek çok yaratıcı aracı içeren, hem sağ hem sol beyninizi tatmin edecek bir kaynak. Ayrıca, size sezgilerinizi,  iş ve gündelik yaşamınızda nasıl kullanacağınız da gösterilmiş. Bununla birlikte, ‘sezgi’nin nasıl bir katma değer yarattığı ilginç örneklerle paylaşılmış.

Herkeste varolan sezginin, ortaya çıkmasında nelerin engel olduğu da sıralanmış kitapta. Aslında günlük hayatta hiç de yabancısı olmadığımız engeller. Korku, fobiler, yanılgılar, kınanma korkusu, başarısızlık korkusu, geri çevrilme korkusu. Krişnamurti bu durumu şöyle ifade etmiş: ‘’Olmama, kazanmama, varmama korkusu.’’ İnsanları saplantılı biçimde var olan duruma tutunmaya iter. Evrenin güzelliğine açılan yollarınızı tıkar. Kendinize karşı bu inançsızlığınız ve güvensizliğini sizi sezgisel bilgeliğinize ulaşmaktan alıkoyar.’’

Kitabın dikkat çekici özelliğinden birisi de, sezgi ile ilgili yazılmış çok sayıda kitabı referans olarak göstermesi.

Oscarlı oyuncu Ingrid Bergman’ın ‘Sezginizi eğitmelisiniz-kafanızın içindeki, tam olarak ne söyleyeceğinizi, ne karar vereceğinizi fısıldayan küçük sese güvenmelisiniz.’’ Sözü ise kitabın bir özeti adeta.

Yol Yayıncılıktan Deniz Demir Kocabıyık’ın çevirisiyle Ekim 2014’de yayımlanan kitabı bir meslektaşım sayesinde tanıdım. Bu kitap bana bir kez daha sezgilerime güvenmemi hatırlattı. Bundan dolayı, paylaşmaktan ayrı bir mutluluk duyuyorum.

Sezgi..En güçlü değerimiz.

Sezgilerini fark etmek, anlamak ve geliştirmek isteyenler, bu kitap sizin için… Aaa, Haaa, A-haaa  Evreka (BULDUM) dediğiniz anlarınızın çoğalması dileğiyle.

evraka

Bu yazım 24.04.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler

0

Bize, Bilime, İnanca, Kaosa Dair ‘’Fraktal’’ Düşünceler

 İşte HAYRET’le okuduğum bir kitap.

Bugüne kadar kaos kuramı, karmaşıklık, insan beyni ve zihninin yapısı, zihin kontrolü, bilim-inanç ilişkisi, Evrim kuramı konularında yaptığı konuşmalarla tanıdığımız Sinan Canan, bildiği ile yetinemeyenlere yazılmış mektuplar olarak tanıtıyor kitabını.

Evet mektuplar gibi samimi, sahici, bir fraktal gibi çok yönlü ve süprizli bir kitap.

Her yaştan genç ve hayatboyu öğrenenler için hayata dair yol gösterici  ve farklı düşünceleri aktarırken basit ve sade bir anlatımı benimsemiş yazar.

Bazı nazik mevzulara dokunma cüretini göstermiş, kimi zaman mizah, kimi zaman derin bir bakış açısıyla.

Kitap üç bölümden oluşmuş: Bize Dair, Bilime ve İnanca  Dair, Kaos Dair. Her bir bölüm de birbirini kapsayıcı nitelikte. Bütüncül bakış açısı ile yazılmış ‘Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler’ kitabını okurken en dikkati çeken şey satır aralarında yazarın sorduğu sorular oldu. Soruları okurken başka başka sorularda o zihnimizdeki dehlizden yukarı çıkıyor. İşte o sorulardan bir kaçı:

  • Çocuk yetiştirirken ne yapsak? Sıra dışı ve ‘başarılı’ bir kişi mi, gerçek ve sıradan bir insan mı yetiştirmeli?
  • Bir düşünsenize, bugün yahut 50 yıl sonra hayata gözlerimizi kapadığımızda, gerçekten bizim olan ne kalacak geriye?
  • Tüm evren devinir ve değişirken bazı insanların ‘sabit’ kalmak için uğraşması hayret verici değil mi?

Kitap da yer alan ‘Bilimle Uğraşmak İsteyen Gençlere Minik Hatırlatmalar’ yazısı bence sadece bilimle uğraşmak isteyenler için değil tüm gençler için hayata dair önemli ipuçları içeriyor. 25 madde içerisinde beni en etkileyen ilk üç madde ise şunlar:

  1. ‘İnsanları okumak’ yeteneğinizi geliştirmeye çalışın çünkü akademik dünyada yaşayacağınız sorunların çok büyük bir çoğunluğu (bazen tamamına yakını) insan kaynaklıdır.
  2. Eğlenmeyi ve hayret etmeyi unutmayın.
  3. Mutlu olmayı ve ‘bu dünyaya ne için geldiyseniz onu bulmayı’ unutmayın.

Tuti Kitap tarafından yayımlanan ‘Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler’ da yer alan kaos ve onunla yakından ilişkili fraktal geometriye ilişkin bilgiler etrafımıza, kendimize, işimize ve bildiklerimize tekrar ve bambaşka bir gözle bakmamızı sağlıyor adeta. Ve bir de bu bölümü birkaç kez okumak gerekiyor.

Ve son olarak kitapta yer alan ‘’Kenar Etkisi’’ bölümünü eğitimciler tekrar tekrar okumalı ve üzerine düşünmeli. Okullarını, sınıflarını ve öğrenmeyi yeniden tasarlarken. İşte o bölümden bazı alıntılar.

Kenar Etkisi çevre bilim ile ilgili bir terimdir.. Yaşamın ve verimliğin farklı ortamları birbirinden ayıran ‘kenarlarda’ veya ‘sınırlarda’ zenginleştiği ve çeşitlendiği gerçeğini anlatır.

Farklı düşüncelere sahip, farklı geçmişlerden ve inançlarda gelen insanların karşılaşması ve iletişime geçmelerinin nasıl ‘zenginleştirici bir kenar etkisi’ oluşturduğunu biliyoruz. Kenarların verimliliğinin fazla olmasının en önemi şartı, kenarın iki yanı arasında belirgin ‘farklar’ olmasıdır. Yani benzer düşüncelerdeki insanların bir araya gelmesinden güçlü bir kenar etkisi beklemek boşunadır. İstediğiniz kadar fazla sayıda insanı bir araya getiren, aynı sloganları tekrarlamak, sonuçta bağnazlaşma ve düşüncelerde keskinleşmeden başka bir fayda sağlamaz. Aksine farklı düşünce, inanç ve geçmişlerden gelen insanların karşı karşıya gelmeleri, sağlıklı ve doğurgan bir ‘’kenar etkisi’’ için birinci şarttır. İkinci önemli koşul ise ‘iletişim kuralları içinde sağlıklı bir alışverişte bulunabilmektir. Zira iletişimin olmadığı kavga ve mücadele ortamlarında düşünsel bir alışverişten söz etmenin imkanı yoktur. Kenar etkisinden faydalanmanın kültürel altyapını oluşturmak için önce kenar etkisini anlamak zorundayız. Farklı düşünceden korkan, herkesin tek tip zihinlere sahip olmasını isteyen anlayışlarla taban tabana zıt bir yaklaşım olan kenar etkisi, modern dünyada belki de en önemli ‘kurtuluş’ yollarımızdan biridir.

 İnsanın şuurunu açan bereketli bir kitap ‘Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler’. Hayata, bilime, beyine, kaosa başka bir açıdan bakmak isteyenler bu kitap sizin için.


kimseninbilemeyeceğişeyler

Bu yazım 16.04.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Davut ve Golyat

Olağan Mağluplar İçin Devlerle Savaşma Sanatı

”Devler göründükleri kadar güçlü değildir”.

Malcolm Gladwell son yıllarda yakından takip ettiğim bir yazar. Özellikle kitaplarındaki üslubu ve bağlamsal bakış açısını beğeniyorum. Kitaplarında, bol araştırma, iç içe geçmiş konular, farklı hikayeler, tarihi bilgiler, gerçek kişi, kurum ve olaylar var. Bu da okurken hem merak ve ilgiyi yüksek tutuyor  hem de birçok şey öğreniyorsunuz.

Bağlam kurma ustası, Malcolm Gladwell’ in ilk  Outliers okumuş ve çok etkilenmiştim. Daha sonra çıkan kitapları da okuma listemde oldu. Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü (Blink), Köpeğin Gördüğü. Son olarak da Davut ve Golyat.

 Bu hafta ‘’Davut ve Golyat’’ı tanıtmaya karar verdim. Bu seçimimde son zamanlarda hayatın her alanında ‘’güç’’ kavramı ve devlerle karşılaşmanın kaçınılmaz olduğu bir dünyada yaşadığımız gerçeği etkili oldu.

Davut ve Golyat kitabı adını, kutsal metinlerde de söz edilen meşhur düellodan alıyor. Bu hikayeyi Malcolm Gladwell’den dinlemek isterseniz.

Sıradan insanlarla devlerin kadim mücadelesine dair birbirinden farklı hikayelerden oluşan kitapta “Dev” ile kastedilen ise her türden güçlü rakip.

Yazar kitapta araştırmalar, gerçek olaylar ve hikayelerle desteklediği ilkelere yer vermiş. Bu ilkelerden birkaçı;

  • Olağan mağlupların aslında her zaman kaybeden değil, kazanan olabilecekleri
  • Büyük denizde küçük balık olmak ile küçük denizde büyük balık olmanın aslında birçok açıdan daha iyi olduğu
  • Olasılıksız görünen şeylerin gerçekte o kadar olasılıksız olup olmadıkları ve avantajların dezavantaja dönüştüğü, dezavantajların avantaja dönüştüğü

Kitapta yer alan en çarpıcı gerçek kişi hikayeleri ise hiç kuşkusuz çocukluğunda disleksi olan ve bu dezavantajlarını hayatta kendi avantajlarına çevirip başarılı olan kişiler ile ilgili olanlardı.

Devlerle karşılaşmanın kaçınılmaz olduğu bir dünyada kendi gücünü keşfetmek isteyenler bu kitap sizin için.

davut-ve-golyat

Bu yazım 09.04.2015 de Eğitimpedia‘da yayınlanmıştır.

Yetenekli Çocuğun Dramı

Gerçeklerle yüz yüze gelmektense…

Deneyimlerimizden ruhsal rahatsızlıklarla mücadele ederken her zaman kullanabileceğimiz çok önemli bir araca sahip olduğumuzu öğrendik. Bu araç tek ve benzersiz olan kendi çocukluk öykümüzün gerçeğini duygusal yönüyle kavrayabilmemiz, duygularımızla ona ulaşabilmemizdir…

Psikoterapist Alice Miller’ın ‘’Yetenekli Çocuğun Dramı’’kitabı  yukarıdaki cümlelerle başlıyor. Ve ilk cümleler kitabın konusunun ne olduğu hakkında bilgi veriyor: ‘’Çocukluğumuz’’.

Yazar kitabı 1979 yılında yazmış. Daha sonra araştırmalarını derinleştirerek yepyeni bir bakış açısıyla kitabında kapsalı değişiklikler ve uyarlamalar yapma gereğini duymuş. 1996 yılında kitabı yeniden kaleme almış. Emine Avşar’ın çevirisiyle Profil yayıncılıktan 2014 yılında 4.baskısı yapılan kitap  1996 yılındaki içerik.

Alice Miller, ‘’Yetenekli’’ kavramına farklı bir açıdan bakıyor. O alışagelen günlük yaşamda avantaj olarak gördüğümüz yetenekli kavramının bazen dezavantaj olabileceği ve hatta çocuğun hayatında bir drama yol açabileceği düşüncesini paylaşıyor kitapta.

Yazar, varsayımlarda bulunuyor. İşte o varsayımlardan biri, ‘’Çocuk, içgüdüsel olarak, hayatta kalabilmek için annesinin sevgisini garanti altına almak zorunda olduğunu hisseder. Çünkü onun ilgisine, bakımına muhtaçtır. Karnını doyuracak, güvenliğini sağlayacak, her ihtiyacını karşılayacak kişi annesidir. Çocuk bu kadar önemli bir varlığın sevgisini kaybetmeyi göze alamaz’’. Şöyle bir düşündüğümüzde ve özellikle de kendi çocukluğumuzu, bu görüşe katılmamak mümkün değil.

Çocuklukta annenin sevgisi kazanmak gösterilen çabanın ki yazar bunu -‘’uyum sağlama yeteneği’’ olarak adlandırıyor- çocuk yetişkin olduğunda bu sefer sosyal çevresinde kullandığını belirtiyor örnek olaylarla. Günlük hayattaki bir  çok davranışın arka planında insanın derininde gizlediği çocukluk dramının olduğunu şu cümlelerle açıklıyor ‘’Her insanın derininde kendinden az çok gizlediği, içinde çocukluk dramının aksesuarlarının bulunduğu bir arka odası vardır. Kimseyi sokmadığı bu gizli odasına mutlaka girecek olanlar yalnız kendi çocuklarıdır. Kimseyi sokmadığı bu gizli odasına mutlaka girecek olanlar yalnız kendi çocuklarıdır. İnsan çocuk sahibi olunca odaya hareket gelir, hazırlık başar; çünkü dramın devamı için gerekli ortam sağlanmıştır. Fakat çocuk bu dramda oynayacağı rolü ve kullanacağı aksesuarları seçmekte özgür değildir, çünkü rolü zaten yaşama getirilirken belirlenmiştir ve yer aldığı ‘oyunla’ ilgili anılarını da yetişkinlik yaşamına taşımayacaktır. Rolünün ne olduğunu belki ancak daha sonra, terapide sorununa çare ararken öğrenebilir: O arka odadaki aksesuarlardan bazen korkmuştur; ana/babası ile ilgili bilinçli anıları ile bunlar arasında bir bağlantı kuramamıştır; bu nedenle de kendisinde belli, semptomlar oluşmuştur. Fakat sonra terapide bunların ardında gizlenen duygular bilincinde belirlemeye başlayınca-dehşet, umutsuzluk, isyan duyguları, kuşkular ve aciz olmanın öfkesi-yetişkin insan bu semptomları çözebilir’’….

Çocukluk öyküsünü anlamak isteyenler bu kitap sizin için…

yetenek

Bu yazım 05.04.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Doğadaki Son Çocuklar Ubuntu Dedi*

Geziye damgasını vuran mizah, Nasreddin Hoca’nın torunları olduğumuzu hepimize bir kez daha hatırlatırken, dijital Y’erlilerin teknolojiden çok iyi anlamalarının yanı sıra yürekli ve sanatçı olduklarını anladık.

“Gergefinde gülümseyen karanfil bir bütündü, biliyorduk.
Bir orman bir bütündü, bir deniz,
Bir leopar benekleriyle, bir balık kılçıklarıyla, iri gözleriyle, solungaçlarıyla
Bir sokak, bir alan, bir kent,
Bir oda lambasıyla, rafıyla, ipliğiyle bir iğne, dalıp çıkışıyla kumaş…
Ama biz dağınık kaldık.
Sevgimizle, sevgisizliğimizle.
Mutluluğumuzla, mutsuzluğumuzla.
Özlemlerimizle, yitikliğimizle…
Ve bir ağaçla başladı her şey.”

Edip Cansever, “Yüzme Havuzu” şiirinin bir bölümünde böyle diyordu ve sanki bir biçimde kitaplarda anlatılan “Hayat Ağacı”ndan söz ediyordu.

Şimdi, “Gezi” ile birlikte çok kısa bir süre önce bu topraklarda başlayan ‘’dönüşümü’’ izliyoruz hep birlikte. Tüm bunlar olurken, geçmişten günümüze baktığımızda, dönüşümün ilk ve en önemli noktası olarak bir anlamda Anadolu’nun yorganı olan “korku”yu görüyoruz karşımızda. Ve şimdi “dönüşüm”le birlikte Anadolu’nun yorganının “sevgi” olduğunu hissediyoruz. İnsanlar, kendi derinlerindeki, içlerindeki korkuyla yüzleşerek, cesaretlerinin bir kez daha farkına varıyor. Korkuyla yüzleşip, o duvar yavaş yavaş ve inançla yıkılınca, hayattaki en büyük, en birleştirici güç “sevgi” uyanıyor. O ki, halkımızı bir arada tutan yegâne maya…

“Gezi’de aslında ne oldu?”

Gezi eylemleri milyonlarca insanın içindeki doğa sevgisi ile birlikte duyguyu ve şuuru harekete geçirdi. Eylemlerin belki de en etkili biçimde ortaya koyduğu gerçek buydu: Bir halkın duygusu uyandı. Dönüşümün işaretlerine kulak verirsek görüyor ve biliyoruz ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Çünkü yine biliyoruz ki; bir şey değişir, her şey değişir.

Pek çoğumuz “Gezi”de çok şeyin farkına vardık. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş, yüreği mühürlü, şiddetli bir iletişim anlayışıyla çevrelendiğimizin, takım ruhunun, akran öğrenmesinin ne denli etkili bir öğrenme yöntemi olduğunun, gerçek özgürlüğe aklın dışına çıkarak varılacağının ve binlerce özgür gencimizin olduğunu anladık.

Geziye damgasını vuran mizah, Nasreddin Hoca’nın torunları olduğumuzu hepimize bir kez daha hatırlatırken, dijital Y’erlilerin teknolojiden çok iyi anlamalarının yanı sıra yürekli ve sanatçı olduklarını anladık.

Şems’in dediği gibi “Hayatta her şey olabilirsin; ancak mühim olan hayatın içinde ‘insan’ olabilmektir.” sözünü anımsadık.

Ve bir kez daha, çoktandır içinde yaşadığımız, sanatın ve yüreğin hüküm sürdüğü bu çağda okulların “İnsan olma sanatı”na odaklanmalarının, yenilikçi dünya okullarının eğitim programlarını; algı yönetimi, itibar yönetimi ve kriz yönetimini de kapsayacak biçimde yeniden tasarlamalarının ne denli önemli olduğunu hatırladık. Deyim yerindeyse gökten yağmur yerine bilginin yağdığı bu çağda, okullarda öğrencilere bilgiye ulaşmadan öte, ulaşılan bilgiyi ayırt etme becerisi verilmesinin bir kez daha ayrımına vardık.

Yıllardır eğitimlerimde “Zamane çocuklarını yargılamayın, kategorize etmeyin, küçümsemeyin, sadece anlayın.” demekten hiç yorulmadım. “Dalga geçme, ders çalış.” diye büyütülen zamane çocuklarının “Gezi”de müthiş yaratıcı zekâlarıyla ortaya koydukları tepki hepimizi şaşırttı. Gerçek “dönüşüm”ün, ancak bakış açısının değişmesiyle mümkün olabileceğini gördük tüm gerçekliğiyle… Gençlerin değişen bakış açısıyla heyecanlandık, umutlandık. Zamane çocuklarının korkusuzlukları ve cesaretleri ile ezber bozmasını hayranlık ve şaşkınlıkla izledik. Bu nedenle “Gezi” sürecini “zamane çocukları”nı anlama gayretine girişilmiş olması yönünden önemsiyorum. Onların, ülkemizin dönüşümüne katkılarının büyük olacağını çok daha iyi biliyoruz artık.

“Elâlem ne der?”

Öte yandan insanların kendileriyle ya da başkalarıyla aralarında bir “köprü” kurmak yerine, itinayla ördükleri “Elâlem ne der?” duvarının yıkılmasına bir nebze de olsa katkı sağladığı için önemsiyorum “Gezi” ruhunu.

“Gezi”den nasibini alan bir diğer unsur da ülkemizin yazılı ve görsel medya araçları oldu. “Gezi” ruhu; bir oyuncunun değil, bir ülkenin “Tükenmişlik Sendromu” yaşadığını haber yapmaya cesareti olmayan medyanın da sonuydu. Bu noktada gözler sosyal medyaya çevrildi. Sosyal medya, “Gezi” olayları sırasında bağımsız haber alma özgürlüğünün sembolü oldu adeta.

“Hangi ajansta?”

Olayların yoğun biçimde yaşandığı günlerden birinde, otobüste yolculuk yaptığım sırada yanımdaki koltukta oturan 70 yaşlarındaki yol arkadaşım beyefendi, cep telefonuma baktığımı görünce sordu:
“Evladım ajansta ne yazıyor?”

Sorusuna, ben de soruyla karşılık verdim:
“Hangi ajansta?”

Ve işte eskilerin “radyoyu/televizyonu aç da haberleri dinleyelim/izleyelim” dediği günlerden nereye geldiğimizi anlatan o yanıt:
“Gençlerin cepten izlediği…”

Y Kuşağı: Ubuntu yaptık

Yazımı ve kısaca özetlemeye çalıştığım “Gezi” izlenimlerimi bir başka anekdotla tamamlamak istiyorum:

Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına, birlikte oynayacakları bir oyun önerdi ve onlara şunu söyledi:
‘’Ben karşıdaki ağacın altına bir sepet meyve koyacağım, siz de şuradaki çizgide sıralanacaksınız ve yarışın başlaması için benim işaretimi bekleyeceksiniz. Ağacın altına ilk hanginiz ulaşırsa, sepetteki ödülü o kazanacak, tüm meyveleri o yiyecek.’’

Antropolog çocukların başlama çizgisinde sıralanmalarının ardından “Başla” işaretini verdi. O anda bütün çocuklar elele tutuştular, elele koştular, ağacın altına hep birlikte vardılar ve sepetteki meyveleri birlikte yemeye başladılar. Antropolog şaşırmıştı. Onlara, neden böyle yaptıklarını sordu.

Çocuklar “Ubuntu yaptık.” dediler.

Antropolog, ubuntu sözcüğünü ilk kez duyuyordu. Ne anlama geldiğini sordu çocuklara.

Çocukların yanıtı şöyleydi:
“Birbirimizle yarışa girseydik, yarışı yalnızca birimiz kazanmış, beşimiz kaybetmiş olacaktık. Beş arkadaşımız mutsuz olduğunda yarışı kazanan bir kişinin ödül olarak meyveyi mutlulukla yemesi mümkün değildi. Bu yüzden ubuntu yaptık, yarışta hepimiz birinci olduk, ödülü hepimiz kazandık ve meyveleri hepimiz yedik.

Kısacası Ubuntu, “Hepimiz biriz. Ben, biz olduğumuz zaman ‘ben’im” demekti.

Ubuntu, tam da yaşadığımız zamanı anlatıyor aslında. “Gezi” ruhunun bu anlayışta saklı olduğunu yüreğiyle yaşayanlar görecektir. İşte bu topraklarda, bu zamanlarda yaşanan ve “Gezi ruhu”nun aranan dış mihrakı kanımca budur.Dijital Yerliler

*www.indigodergisi.com ekim,2013 de yayınlanmıştır