Ana Sayfa Blog Sayfa 14

Kendi Everest’inize Tırmanın

0

Kişisel gelişim kitaplarının pek çoğunda “Kendinizi tanıyın” vurgusu dikkati çeker. 2800 yıl önce Delfi’de inşa edilen Apollon Tapınağı’nın girişindeki “GNOTHI SEAUTON” yani “KENDİNİ BİL” yazısı ise insanın kendini bilmesine yönelik kayda geçen belki de tarihin en eski sözlerinden biridir. Aynı şekilde; tüm öğretilerde, felsefelerde, dinlerde kendini bilmek önemlidir. “Kendini bilmek” sözüyle işaret edilen ve aslında  “Olmak” olarak tarif edilen ise kişinin kim olduğunu, ne istediğini ve ne yapabileceğini bilmesi, bunun farkına varmasıdır. Bilgeliğin yolu, kendini bilmekten geçer. Bu hafta tanıtacağım kitap benim için  kişisel gelişimden öte bir BİLGELİK KİTABI…

Kendi  Everest’inize Tırmanın kitabının yazarı hepimizin çok yakından tanıdığı bir isim:  AKUT (Arama Kurtarma Derneği) Kurucu Üyesi ve aynı zamanda Everest’e ilk Türk tırmanışını gerçekleştiren profesyonel dağcı, değerli yazar Nasuh Mahruki.

Mahruki’nin, Alfa Yayınları’ndan 2010 yılında çıkan kitabı, kişisel deneyimlerinin ışığında, bireyin ruhsal gelişim yolculuğunu anlatıyor. Kendi Everest’imize tırmanmamız konusunda rehber niteliğinde olan kitap, piyasadaki birçok kişisel gelişim kitabından belirgin biçimde ayrışıyor. Ayrışıyor çünkü içinde; deneyim, birikim, yaşanmışlıklar var. Mahruki kitabında, bireysel yetenek ve becerileri tutkuyla birleştirip çalışarak, kişinin hayat misyonunu nasıl gerçekleştirebileceğini kendi yaşamının izdüşümleri ile anlatıyor. Kısacası Nasuh Mahruki’nin, insanın kaç yaşında olursa olsun en çok hikayelerden öğrendiği gerçeğiyle kaleme aldığı kitabın içinde, gerçek bir “hikaye” var.

Son yıllarda, geliştirilen eğitim programlarında, “beceriler” bilgiden de  öte önemli bir gündem oluşturuyor. “21. yüzyıl yaşam becerileri” olarak adlandırılan bu kavramlar, adeta yeni dünyaya uyum sağlamanın kodları niteliğinde konumlandırılıyor. 4C başlığı altında Communication (İletişim), Creativity (Yaratıcılık), Critical Thinking and Problem Solving (Eleştirel Düşünme ve Sorun Çözme), Collaboration (İşbirliği) olarak tanımlanan 21. yüzyıl becerileri, kanımca sadece bu yüzyılda değil tüm zamanlar için geçerliliği olan kavramlar.

İşte bu becerilerin tümü Nasuh Mahruki’nin “Kendi Everest’inize Tırmanın” kitabında yaşam buluyor, anlamlı bir hikaye ile sözcüklere dökülüyor. Yazar kitabında, bireyin bu becerileri nasıl harekete geçirebileceği ile ilgili 64 maddelik bir de  yol haritası çiziyor okuyucuya.

Özellikle gençlerin ve çalışan herkesin kitabı bu bakış açısıyla okumasını öneririm. Kitabın ilk sayfasında yer alan aşağıdaki şiir ise adeta kitabın önsözü gibi:

her şey ve her yer;

burası ve orası özde aynı

ve aslında hepsi bir…

kendi yoluna gitmeli,

kendi dağına tırmanmalı,

kendi denizine dalmalı,

kendi göğünde uçmalı,

kendi gözlerinle görmeli,

kendine gitmeli,

kendine tırmanmalı,

kendine dalmalı,

kendine uçmalı,

kendini görmeli,

gittim, tırmandım, daldım, uçtum,

görülmek için çok büyük, ama

görmek için çok küçükmüş.

“Bu kitap, yaşam yolculuğunda kendi zirvelerine ulaşarak, gerçek değerini ortaya çıkarmak isteyenler için kaleme alındı.”diyen Nasuh Mahruki, kişinin dikkatini tümüyle kendisine yoğunlaştırmasını sağlayacak can alıcı sorularla okuyucusunu, kitabın odağına ve amacına biraz daha yaklaştırıyor.

 Kendinizi nerede görmek istiyorsunuz?

Neyi başarmak sizi mutlu eder?

Hayatınızda neleri gerçekleştirmek istersiniz?

Nasıl anılmak istersiniz? 

Kendi Everest’inizin nerelerde olduğunu düşünüyorsunuz? 

Gençlere “Ne olmak istiyorsun?” yerine Mahruki’nin yukarıda sıraladığı soruları yönelttiğimizde,  kendi potansiyellerini ve yapmak istediklerini keşfedeceklerine yürekten  inanıyorum. Bunu, kitaptaki şu cümleler de güçlü biçimde destekliyor: “Herkes Everest’e tırmanamayabilir ama herkesin tırmanabileceği bir Everest’i vardır. Asıl olan birimizin diğerinden daha iyi olması değil, her birimizin kendi içimizde taşıdığımız potansiyeli, kendimiz için en iyi ve en doğru olanı bulmasıdır. Kendi potansiyelinin doruğuna ulaşan insan, zaten yaşam içinde diğerlerinin arasındaki doğru yerini de bulmuş olur.”

 Yine kitaptan bir alıntıyla yazımı noktalamak istiyorum:

“Yaşamdaki rutinlerimizin dışına çıkmak, yeni ve farklı ilgi alanları seçmek, hayata ve sunduğu fırsatlara farklı açılardan bakabilmek, daha önceden yapamadığımız ama düşlediğimiz şeyleri denemek, yeni başlangıçlar; potansiyelimizin henüz farkına varmadığımız ve kullanmadığımız kapasitesini de ortaya çıkaracaktır.”

 

Ben, kitabı aldığım gün bitirmiştim; birçok sayfanın altını çizerek, notlar alarak… Ertesi gün bir kitapçıda dolaşırken Nasuh Mahruki’yle karşılaşmak, kitabını imzalatıp, yazdıkları üzerine sıcağı sıcağına sohbet etmek de hoş bir tesadüf olmuştu benim için.

Gençler, gençlerle çalışan öğretmenler, profesyonel koçlar ve her daim genç kalanlar; bu kitabı keyifle okuyacaksınız.

kendieverestinetırmanmak

 

Bu yazım 06.02.2015’te Eğitimpedia‘da yayınlanmıştır.

Öz

0

Bu hafta sizlerle paylaşacağım kitap, 2009 yılında yazılmış, orijinal adı “The Element” olan ve Türkçe’ye “Öz” olarak çevrilmiş bir kitap.

Yazarı ise dünyada ve ülkemizde TED konuşmalarıyla milyonlara ulaşmış eğitim düşünürü Sir Ken Robinson. Özellikle 30 milyondan fazla izlenmiş “Okullar yaratıcılığı öldürüyor” başlıklı TED konuşmasının çok daha detaylı hali bu kitapta yer almış.

Ken Robinson ve Lou Aronica öyle bir kitap yazmışlar ki, tek bir sefer okumalık değil. Tekrar tekrar okunacak bir kitap.

‘’Başarı ve mutluluk için tutkularınıza kulak verin…’’

Bu ilk cümlesiyle adeta odak noktasını özetliyor.  Yeteneğin kişisel tutkuyla buluştuğu nokta: Öz

Öz diye tarif edilen, kişinin potansilyeli yani gizil gücü.

be4cb412-ed3b-4d2e-bfc3-a40b81b8941a-1

Kitap kendi yaşamımızda, çocuklarımızın, öğrencilerimizin ve birlikte çalıştığımız insanların yaşamında temel bir konuma sahip meselelerle alakalı. “Öz” terimi kitapta yapmayı sevdiğimiz ve yapmakta başarılı olduğumuz şeylerin kesiştiği noktayı anlatmak için kullanılmış. Her birimizin kendi Öz’ünü bulmasının son derece önemli bulduğunu belirten yazar, bunun nedenini sadece bu durumun bizleri daha tatminkar kılacak olması değil, dünya geliştikçe içinde yaşadığımız toplumların ve kurumların geleceğinin tamamıyla bu esasa dayanacak olması olarak açıklıyor.

‘’Dünya geçmişe kıyasla çok daha hızlı bir biçimde değişiyor. Geleceğe yönelik en büyük umudumuz insanlığın varolacağı yeni bir döneme, yeni bir kapasite geliştirerek girmesi. Yeteneklerimizi beslemenin önemini kavradığımız, yeni bir bakış açısına sahip olmanın yanı sıra yeteneğin kişiden kişiye değiştirerek farklı biçimlerde de ortaya çıkacağının bilincinde olmalıyız. Okullarda, iş yerlerinde her bireyin yaratıcı bir biçimde gelişmesine ilham verecek yeni ortamlar yaratmalıyız. İçlerindeki Öz’ü kendi diledikleri biçimde keşfedebilmek için, herkesin eline, yapması gereken şeyi yapabilme fırsatı geçtiğinden emin olmalıyız.’’ şeklinde görüşlerini ifade eden yazar yeni bir bakış açısının önemine değiniyor.

Bu kitap insanoğlunun nefesleri kesecek derecede farklılık gösteren yeteneklerine ve tutkusuna, gelişmeye ve kalkınmaya karşı sahip olduğu muhteşem kapasiteye yazılmış. Ayrıca, insanoğlunun yeteneklerinin filizleneceği ya da solacağı şartlarla ilgili bir anlayışı da içeriyor. Şimdiki zamanın nasıl daha fazlası parçası olabileceğimizi ve bizlere tamamıyla yabancı ve bilinmez bir geleceğe karşı nasıl hazırlanmamız gerektiğini de anlatıyor.

Kendimizin ve başkalarının sahip olduğu yetenekleri en verimli biçimde kullanabilmek için insanoğlunun kapasitesine çok daha geniş bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekiyor. Uzun lafın kısası, Öz’ü kucaklamamız gerekiyor.

Ken Robinson’a göre Öz’ün iki temel özelliği ve Öz’e ulaşmanın iki şartı var. Bu iki özellik, eğilim ve tutku. Şartlarsa tavır ve fırsat olarak açıklanmış. Sıralamaysa şöyle:

Anlıyorum

Seviyorum

İstiyorum

Nerede?

Yaratıcı olduğumuz alanları keşfetmek ve geliştirmek, gerçek kimliğimize kavuşmamızın en gerekli unsurudur. “Ne yapabileceğimizi keşfedene dek kim olduğumuzu bilemeyiz” fikrine odaklanan kitap, değişik ülke ve kültürlerden ve birçok meslek grubundan dünya çapında tanınmış insanların sıra dışı çocukluk anılarını, yaratıcılık yolculuklarını ele alan etkileyici bir kitap.

Sanatın ve yüreğin çağında tam da bunlara vurgu yapan Öz’ü okumak, anne-babalara ve eğitimcilere iyi gelecektir.

Bu yazım 30.01.2015’te ‘da Eğitimpedia‘dayayınlanmıştır.

Yaratıcı Okuma ve Yazma Sertifika Programı

Yaratıcı Okuma ve Yazma Programımız başlıyor.

Hayalleri Ayarlama Enstitüsü ve Özyeğin Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi işbirliği ile gerçekleşecek 60 saatlik  Yaratıcı Okuma ve Yazma Sertifika Programımız 12 Mart 2016’da başlıyor.

 

 

Çocuğunuzun Beynine Hoşgeldiniz

Anne ve babaların kafasında pek çok soru var “Zamane Çocuklarına” dair. Hamilelikte alınan besinler bebeğin zihinsel gelişimini etkiliyor mu? Bilgisayar oyunlarının zekayı geliştirdiği söyleniyor doğru mu? 3 yaşına kadar yabancı dil eğitimine başlanmalı mı?…

Beynin nasıl çalıştığını anlayabilirsek çocuklarımıza dair korkularımız ve onların geleceğine dair endişelerimiz en aza inecektir. Bu konuda kitaplar okumak ise yararlı olacaktır. Özellikle son 10 yılda beyin ve beyin araştırmalarına ilişkin birçok kitap yayınlandı. Çoğu da Türkçe’ye çevrildi. 2007 yılından beri mesleğim gereği beyin, yapısı işleyişi ve beyin araştırmaları üzerine çok sayıda kitabı okudum. Bu kitaplar içerisinde hem çok bilgilendiğim hem de okurken hayli keyif aldığım bir kitabı sizlerle paylaşmak isterim.

NTV Yayınları’ndan çıkan Sandra Aamodt ve Sam Wang tarafından yazılan ‘Çocuğunuzun Beynine Hoşgeldiniz’ nörobilim alanında 40 yıllık deneyimin bir ürünü niteliğinde. İçindeki bilgiler şimdiye kadar adeta şehir efsanesi olan birçok hurafeye de açıklık getiriyor.

Peki bu hurafeler hangileri?

Emzirmek zekayı artırır

Doğum sırası kişiliği etkiler

Beynin sağ yarım küresi duygusal olan taraftır

Bebeklere klasik müzik dinletmek zekayı artırır

Övgü özgüveni artırır.

Gebeliğin başlangıcından üniversiteye kadar zihin gelişiminin ele alındığı kitap şimdiye kadar bilinen, bilinmeyen ya da yanlış bilinen birçok konuyu detaylıca ele almış.

Aamodt ve Wang çocuk beyninin işlevlerine odaklandıkları kitaplarında uyku sorunu, lisan öğrenimi, cinsiyet farklılıkları, otizm, disleksi, hiperaktivite gibi birçok konuyu irdeliyor. Akıcı, sade ve esprili bir dille yazılan  350 sayfalık  kitap hızlıca okunuyor. Zamane çocuklarının beyninin nasıl çalıştığına dair anne babalar ve eğitimcilerin başvurabilecekleri bir kitap.

Kitap 7 ayrı  kısımdan oluşuyor. Bunlar sırasıyla: Çocuğunuzun beyniyle tanışın, aşamalardan geçerek büyümek, duyular uyanıyor, oyun ciddi iştir, birey olarak çocuğunuz, çocuğunuzun beyni okulda ve yoldaki tümsekler .

Benim kitaptaki en etkilendiğim ‘’Oyun Ciddi İştir’’kısmı idi. Gerek öğretmen eğitimlerimde gerekse anne babalarla yaptığım söyleşilerde yıllardır savunduğum bir fikre vurgu yapılıyor: ‘çocuğumuza verebileceğimiz en iyi hediye: ÖZ-DENETİM’.

Aamodt ve Wang öz-denetim artırmanın çocukları masalarına zincirleyip hiç kıpırdamadan oturmalarını sağlayarak değil (ki sınıfta da aynı şey söz konusu) , onları oyuna teşvik etmekle mümkün olduğunu anlatıyorlar. Ve tam olarak ifaleri şu: ‘’Çocuklarınızı heyecanlandıran şeyin ne olduğunun bir önemi yok; herhangi bir etkinlikle yoğun şekilde meşgul oldukları ve ona odaklandıkları sürece öz-düzenleme yeteneklerini ve böylece gelecekten beklentilerini arttırmış olacaklar.’’

Çocuğunuzun Beynine Hoş Geldiniz kitabı  anne babalara çocuklarını büyütürken  işlerine yarayacak bir çok tavsiyede de bulunuyor.

Bilinen ezberleri bozan ve şaşırtıcı içgörüler ortaya çıkaran kitap çocuğunuz hakkında bakış açınızı değiştirecek. İyi okumalar

447826_2

Bu yazım 23.01.2015’te Eğitimpedia‘da yayınlanmıştır.

Kendine Yeni Bir Göl Arayanlar

Yepyeni bir yıl başladı.

Birinci elden, hiç kullanılmamış.

Ve…

“Buyrun dilediğinizce kullanın” diyerek bizlere sunuldu

Hayat değerli bir armağan… Yaşayacak dört mevsimimiz var fakat üçü gitmiş olabilir.Yavaşlayın vefırsat varken hiç değilse bugün hayata/hayatınıza Orhan Veli’nin dizelerindeki gibi  “Şöyle bir tepeden bakın”.

Dünyada ve ülkemizde, hayatın her alanında köklü dönüşümün izleri yaşanıyor. Bu dönüşümü,sadece dünyada meydana gelen kitlesel çaptaki değişikliklere bakarak görmek de mümkün. Küresel ekonomik düzenin çöküşü ve yeniden yapılanma sürecine girmesi ise sözü edilen kitlesel dönüşümün parçalarından sadece biri… Kişisel hayatlarımıza baktığımızda da bu farkı yakından görebiliriz. Eskiye ait akla gelebilecek ne varsa, hepsi son hızla değişip dönüşüyor. “Zaman” bile artık, geçmiş yıllardaki karşılığından, önceden tanımlanan şeklinden farklı bir anlam taşıyor. Öyle ki, yirmi dört saat içinde dört mevsim bir arada yaşanıyor.Kendi içimizde yarattığımız kaosun ise adeta farkında değiliz ve mutlu olmak için yaptığımız şeyler kimi zaman onulmaz ve garip biçimde mutsuzluk yaratıyor. Tuhaf değil mi?

Yaşamın çeşitli alanlarındaki bu değişimler, bizlerin birçok konudaki algısını da zorunlu olarak dönüşüme uğrattı. İnsanlar kendinden kaçar bir halde, kaçak hayatlar yaşıyor. Kaçış yöntemi bazıları için yoğunluktan göz açtırmayan çalışma temposu, bazıları içinse adeta soluksuz bırakan etkinlikler…Sanki bir gölde yaşıyoruz. Herkes şikayetçi: yorgunluktan, yoğunluktan, o hep hayal ettiği işe/uğraşa vakit ayıramamaktan, nefes alamamaktan, hayatın sıkıcılığından, aynı şeyleri tekrar tekrar yapmaktan, bir vampir gibi enerjimizi emen insanlardan… Hepimiz yaşamımızda değişim istiyoruz ancak hiçbir şeyi değiştiremiyoruz. Neden? Çünkü “eylem” yok, çünkü yüreğimizle yaşamıyoruz. Kaos  sadece yaşadığımız dünyada değil, hepimizin yüreklerinde büyük yer kaplıyor ve dünya insanların kendi dünyaları gibi bir karmaşanın etrafında dönüyor.Oysaki kaos değişimin habercisidir ve karışıklık bazen iyidir. “Sular bulanmadan durulmaz” der eskiler… Bazen de yolunda giden sular yolunu değiştirir. Budur değişime uyum sağlamak!

Yaşadığımız kaos duygularımızı uyuşturdu. Kendimizi kaybettik. Yunus Emre İlim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir.” diyor ama kendini nasıl bileceğin hakkında bir şey demiyor. Çünkü hayat bize öğretiyor. Öğrenmek ise maalesef çoğu zaman alıştığımız, bildiğimiz, yaşadığımız gölde olmuyor. Bunun için önce yaşadığımız gölden çıkmak gerekiyor.

Gölden çıkmanın tek yolu var: Farkındalık ve şuuruna varmak

Fark etmek, fark edilen “şey” ile ilgili sorumluluk almaktır. Sorumluluk almamamız, fark ettiğimiz şeyi düzeltebilme ve dönüştürme gücünü, içimizde aynı anda bulmamız anlamına gelir ve bir kez dönüşüm başladığında, dağdan ufak bir kartopunun aşağıya inmesi gibi her şeyi siler ve temizler.

Siz belki de şu an karar verdiniz:Yeni Bir Göl Aramaya

Ben de her 7 yılda bir, yeni bir göl aramaya çıkıyorum. Malum serde seyyahlık var. Aslında şimdiye kadar her 7 yılda bir yaşadığım olaylar beni öyle bir noktaya getirdiki, değişim kaçınılmaz oldu. Doğrusu ilk zamanlarda çok zorlandım ve itiraf etmeliyim ki çoğu zamanda yaşadıklarımın şuurunda değildim. Lâkin son 7 yıl önceki macera, tümüyle şuurlu oldu diyebilirim. Ve çok şanslıydım ki bu süreçte bana yol arkadaşlığı eden şahane bir hocam/öğretmenim vardı. Hani der ya eskiler “Öğrenci hazır olunca öğretmeniyle karşılaşırmış.”

Değişimin/dönüşümün anahtarı 7 yılda saklı.

Nasıl mı?

İşte size bu konuda birkaç bilgi:

Yıllar önce bir yönetim kitabında okumuştum. Yale Üniversitesinin bir araştırmasına göre ister bir sistem, ister bir kurum, isterse bir insan 7-8 yılda bir eğer kendini yenileyemezse düşüş yaşarmış. Bunu yaşamamak içinse mutlaka bir değişime ihtiyaç olduğundan söz ediyordu kitapta.7 yıllık süreci gözden geçirmek, muhasebesini yapmak ve yeni yolculuğa öyle çıkmak gerekiyormuş.

Sabbatical, İbranice bir kelime. “Kutsal bir gün” olarak geçiyor sözlüklerde. Bir diğer anlamıda  “izin yılı”. Amerikan üniversitelerinde, her akademisyenin  7 yılda bir ücretli izne ayrılma hakkı olduğunu biliyor muydunuz? Bu yılı nasıl geçireceği tümüyle akademisyenin seçimine bağlı. İster yeni bir uğraş edinir, ister seyahat eder, isterse dünyanın bir başka üniversitesinde hocalığına devam eder. Maksat bulunduğu yerden uzaklaşması, yepyeni bakış açıları kazanmak için yeni deneyimler kazanması. Nasıl müthiş geliyor kulağa değil mi böyle bir fırsata sahip olmak.

Yıllar önce İstanbul’da müthiş bir sergi vardı: “Body World”. O sergiyi gezerken sergi alanında duvara yazılmış bir bilgi çok dikkatimi çekmişti. Duvarda, insan vücudundaki organların tümünün kendini yenilemesinin tam 7 yıl sürdüğü yazıyordu. Vücudumuzdaki her bir hücre, organ kendi değişimi için bir süreç izlerken değişime direnmemiz kuşkusuz ki akıl alır şey değil.

Bir de yaşamın 7 yılda bir gerçekleşen döngüleri var.  Lakin bu tümüyle astrolojiyle ilgili bir konu. Belki bir başka yazı konusu olabilir. “Hiçbir şey tesadüf değildir”sözüyle birlikte bu bilgiler hep kulağımın bir köşesinde kaldı. Sahi, tüm sistemler değişim üzerine kurulmuşken biz insanoğlu neden hem değişimi isteyip hem de bir türlü gereken adımları atamıyoruz?Oysaki doğa ve kendi vücudumuz kuvvetli biçimde o değişimin sinyallerini veriyor. Elbette ki, bu sinyalleri algılayabilmemiz için tüm dikkatimizi kendimize, doğaya vermemiz ve ilettiği işaretleri dinlememiz gerekiyor. Kim bilir o işaretlerde neler saklı? Dinlemek şu hayatta en büyük meziyet, önce kendimizi sonra başkalarını dinlemek…

Kendinizi dikkatlice dinlediğinizde, özünüzü keşfedeceğinizden emin olabilirsiniz. Özünüzde kim bilir hangi potansiyeller saklı? Kim bilir açmayı bekleyen hangi tohumlar gizli? Bu süreçte insanın kendi potansiyelinin farkına varması ve bunu yönetebilmesi büyük önem taşıyor. Zira zor günlerin arifesinde, aklı ve duygusu temiz olanlara ihtiyaç var! Özgürlük; saf akıl ve temiz yürek istiyor.Bu noktada yaratıcı zihnin, aktif olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Zihnin aktif olması durumunda birçok şans ve fırsatla karşılaştığınızı hayretle göreceksiniz.

Oysa pek çoğumuz önümüze gelen her şeyi reddediyoruz. Hayatın prensibini kaçırıyoruz Bir şey yola çıkmamızı sağlar. Ve yeni bir göl ararken her ne ile karşılaşırsak karşılaşalım “Eyvallah” diyelim.“Eyvallah, ne güzel bir sözdür. Bazen kabulleniş, bazen boşveriş, bazen de yol veriş. Ama hep sonunda bir rahata eriş.”

 

Yeni Bir Göl Ararken;

Hayallerinize Değer Verin

Şartlar, durumlar ne olursa olsun hayal etmeyi bırakmayın. Hayal, yeni bir göl ararken bavulunuza atacağınız ilk şeydir.

Çünkü;

Hayaller büyütür.

Gerçeklik geniştir oysa algılarımız dar.

Hayaller dünyayı genişletir.

Hayaller güçlendirir.İmkansız, hayal edilmemiş olandır.

Hayaller yol gösterir. Uzaklara bakmadan yola çıkamayız.

Hayaller kurtarır. Tutsaklığın sonu, özgürlük hayali ile başlar.

Hayaller dönüştürür. Ne olmak istediğini bulmakla başlar dönüşüm.

Hayaller öğretir. Evreni bilmek, hayal etmekle başlar.

Ne İstediğinizi Bilin

Başucu kitabım Küçük Prens’in bir bölümünde geçer:“Sizin dünyadaki insanlar, dedi Küçük Prens, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar. Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir. Küçük prens ekledi: Ama gözler kördür. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir.Zaten yalnız çocuklar ne aradıklarını bilirler, dedi Küçük Prensi

Bir çocuk merakı ile düşündüğümüzde, hissettiğimizde kolayca bulabiliriz ne istediğimizi… Peki bulduk diyelim. Yeterli olacak mı? Tabii ki hayır. Çünkü, ne istiyorsak ona uygun davranmamız gerekiyor.

Değerlerinizi Gözden Geçirin

Şu hayatta vazgeçemeyecekleriniz, sizi siz yapan, olmazsa olmazlarınız neler? Nelerde anlam buluyorsunuz? Bütün bu soruların yanıtları derinlemesine düşünmeye vakit ayırdığınızda su yüzüne çıkabilir ancak. Benim yanıtlarım; sevgi, öğrenmek, özgürlük, adalet, neşe, yaratıcılık, aile, umut, macera, bütünlük, maneviyat, şefkat olarak sıralanıyor.

Nelerden Vazgeçebileceksiniz?

Cesaret, yeni bir şeylere başlamak değildir benim nazarımda. Cesaret, bırakabilmektir aslında…İçimizdeki cesareti ise sadece ve sadece sevgiyle uyandırabiliriz. Alışkanlıklarımızdan, bildiklerimizden yani konfor alanımızdan ayrılmak korkuyu da beraberinde getirir. Kişisel korkularınızla hareket etmeyin. Korkularınızın farkına varmak cesareti uyandıracaktır, emin olun. Karşı karşıya kaldığınız korkuyla başa çıkmanın biricik yolu,yapmak istediğiniz her ne ise ona konsantre olmakta yatar. Ona bağlandığınızda,içinizdeki sevgi, içinizdeki cesareti uyandıracaktır. Sevginin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. İstediğiniz durumla başa çıkmanızı sağlayan tek şey sevgidir. Durumunu sevdiğinde bile değişirsin. Satürn’ünü anladığın zaman, kendi korkularını net olarak tespit edersin.Kısacası “hem börek bozulmasın hem de karnım doysun” diyorsanız işiniz çok zor. Yeni bir şeylere başlamak için mutlaka vazgeçebilmek gerekiyor.

Hazırlığınızı Yapın

Hazırlık için önce durmak gerekir. Durmayı bilmek irfandır. Duralım ki  bilançoyu çıkaralım. Bilanço çıkarmak, muhasebe yapmak ise herkesin içinde olacak bir şey değildir. Muhasebecilere bakınız, işlerini  ne zaman ve nerede yapıyorlar? Ulu orta değil, öyle değil mi?..  Bilançoyu çıkardınız. Güzel… Orada takılıp kalmayın. Bir an evvel hazırlığa başlayın.

Bir hocamın dediği gibi “Tencereye ne atarsanız, onu yersiniz”. Sahi ne hazırlığınız var? Malum yeni bir göl aramaya çıkıyorsunuz. Maceralı bir yolculuk…Sizi nelerin beklediğini tam olarak bilmiyorsunuz. Tam bir muamma… Bu yolculuktaen büyük güç bilgidir. Kas gücü ve para, bilgi yoksa harcanır.Bilgiyi kullanmak için de heves, istek, heyecan şarttır. Yoksa bilgi de pek bir işe yaramaz.

Yol Arkadaşı Bulun

Size akıl, fikir vermeyecek, ahkâm kesmeyecek, güçlü sorular soran, güven duyduğunuz, sizi dinleyen ve anlamaya çalışan, potansiyelinizi keşfetmenize ve yönetmenize destek olan bir yol arkadaşı bulun.

Yeni bir göl aramaya niyeti olanlar için son sözüm şudur:

RASTGELE!

*Bu yazıyı 2007’nin ilk günlerinde okuduğum Stuart Avery Gold’un ‘Yeni Bir Göl Arayan Kurbağa” kitabından esinlenerek yazdım. Tam 7 yıl sonra:)

Geleceğin Öğretmenin’in 6H Değeri

0

Geleceğin Öğretmeni, Senin Hikâyen Ne?

Hayatta hikâyelerimizle varolur ve hikâyelerimizle iz bırakırız. Kendi hikâyemizi bulup anlatabilmenin yegâne yolu ise hikâyelerimizin omurgasını oluşturan değerlerimizi fark etmekten geçer. Özgün ve bireysel özümüzü temsil eden değerler, varlığımızın derinliklerinden yüzeye; günlük yaşama, konuşmalara ve tüm hayata uzanırlar.

Geleceğin öğretmenlerinin 6H değerine, “hayat boyu öğrenme” ve “sürekli gelişim” perspektifinden yaklaşırsak bu oluşumu; “Hayat”, “Hayal”, “Hedef”, “Hissetmek”, “Hoşgörü”, “Hobi”olarak sıralayabiliriz.

Geleceğin öğretmeni, kişisel ve mesleki dönüşümünü pozitif yönde etkileyen bu değerlerin, tüm zamanlar için geçerli olduğunun farkındadır. Geleceğin öğretmeni, zamanın dayattığı geçici değerler yerine hayatın, hayalin, hedefin, hissetmenin, hoşgörünün ve hobinin öneminin şuurundadır ve her biri üzerine derinlemesine düşünür. Bu aslında çok zordur çünkü istek, odak ve beceri gerektirir. Beyin araştırmacıları der ki “Düşünmek, kişiyi zorlar ve o bilinmeyen çok derindeki düşünceleri yüzeye çıkartır.” Ancak insanoğlu hep alıştığı yerlere gitmek ister. İşte bu yüzden alışkanlıkları değiştirmek zordur. İnsanın kendi hikâyesini oluşturabilmesi öncelikle kendisiyle yüzleşmesiyle mümkündür. Kendisine cesaretle, korkusuzca bakabilmesiyle…

Hayat
İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış.
Yanlarından geçen yaşlı bir balık başıyla onlara selam verip
“Günaydın çocuklar. Su nasıl?”diye sormuş.
Biraz daha yüzdükten sonra genç balıklardan biri diğerine dönmüş
ve sormadan duramamış:
“Su da neyin nesi?”

Hayat, an ve an yaratılmaz. Hayat, oluşan bir desendir. Nasıl bir desen tasarladığımızı anlamak için, neyin içinde bulunuyorsak öncelikle onu anlamaya çalışmalıyız.

Hayatınız neye benziyor?
Kendinize bu soruyu sorduğunuzda aldığınız yanıtlar neler?
Her benzetme bir anlam içerir. Hayatı nasıl anlamlandırıyorsak aslında öyle yaşıyoruz. Eğer bir andan diğerine sıradan ve basitçe geçmek yerine varlığımızın gerçek anlamda bilincinde olarak yaşamak istiyorsak acil ve zorunlu gereksinimimiz, hayatımıza bir anlam bulmaktır. Kişi kendinden ve yaptıklarından mutlu olmak istiyorsa, bu duyumsama şarttır. Ve hayatımızın anlamını bulmak zaman zaman kaçınılmaz olarak yaşadığımız zor zamanlarda ayakta kalmamızı sağlayan yegane şeydir.

Peki, sizin hayatınızın anlamı nedir?
Hayal
Başarılı ve tatmin edici bir hayat, hayal etmekle başlar. Herbirimiz hayatımız boyunca güçlü bir imgeleme yeteneğine sahibiz. Serbest bir imgelemeyle sadece zihninizde, kendinizi bir işi yaparken canlandırdığınızda bile, o eylemi gerçekleştirirken kullandığınız sinirsel ileti yolları oluşturulur ve kullanılır. Dolayısıyla aslında gerçekleştirmek istediğiniz eyleme yönelik yeteneğinizi geliştirmiş olursunuz. Zihinsel canlandırma kendi gerçekliğini yaratma gücüdür. Pablo Picasso’nun söylemiyle “Hayal ettiğiniz herşey gerçektir.” İşte bu yüzden her insanın tutkuyla, sevgiyle bağlandığı bir hayali olmalıdır.

Tutkunu olduğunuz bir hayaliniz var mı?

Geleceğinize odaklanmak, hayallerinizi gerçekleştirmek için beyninizin sağ ve sol sisteminin görüntü oluşturma kapasitesini kullanmalısınız. Görsel korteks, hızı ve işlem gücüyle, alışanlıklara bağlı olan duygusal beyinden bin kat daha fazla esnektir. Görsel korteks gelişiminin kilit noktası hayal kurmak yani “büyük resmin” düzenli bir şekilde gözden geçirilmesidir.

Hedef
Hedef, TDK sözlüğünde“Yapılması tasarlanan iş, amaç. Varılacak yer, ulaşılacak son nokta” olarak tanımlanmıştır. Hayat sürecinde bireyin kişisel ve mesleki hedeflerinin olması kaçılmazdır. Önemli olan bu hedeflere enerjimizi, dikkatimizi, sevgimizi tümüyle verebilmek ve bu hedefleri yazılı hale getirmektir. Belirli zamanlarda nerede olduğumuzu ne kadar yol aldığımızı değerlendirmektir. Tüm bu süreçte aşağıdaki 4 soruyu kendimize sormamız katkı sağlar:

1.Ne istiyorum?
2.Nasıl ulaşırım?
3.Kararlılıkla nasıl sürdürürüm?
4.Ulaştığımı nasıl anlarım?

Hedefi tohum metaforuyla anlatırsak, hedef bir tohuma benzer. Ve tohum ekerken nelere dikkat ediyorsak hedefler içinde aynı şey söz konusudur. Öncelikle tohumu atacağınız tarlada başka bitkilerin bulunmamasına, ayrıca başka tohumların da atılmamış olmasına dikkat edin. Tarlanızı özellikle ayrık otlarından temizlemiş olduğunuzdan emin olmalısınız. Ayrık otlarını, sürekli kafanızdan geçen ıvır zıvır düşüncelere benzetebilirsiniz. Ne kadar yolarsanız yolun, toprakta kalan bir kök parçası bile kısa bir zamanda bitkinin tüm yüzeyi kaplamasına neden olur. Ayrık otları ve diğer bitkiler toprağın ve güneşin enerjisini emerek, tohumunuza pek bir şey bırakmayacaklardır. Tohumunuz, ayrık otlarının şemsiyesi altında güneş yüzü görmeyecektir. Ayrıca, her yana salınmış arsız köklerden de bitkinize ne su, ne de yeterince mineral kalacaktır.

Hissetmek
Hissetmek ancak duygularla mümkündür. Duygularımız sayesinde bir bütün oluruz. Duygu yoksa ya da yetersizse yapabileceğimiz bir şey de yoktur. Duygulardan en kapsayıcı olanı “sevgi”dir. Sevmek, beklentisizce sevmek… Önce kendimizi sonra başkalarını… İçindeki sevgiyi ortaya koyacak olan geleceğin öğretmeninin, beyninin olduğu kadar yüreğinin de derinliği olmalıdır. Sanatın her türlüsü bu derinliği besleyebilecek en önemli kaynaklardan biridir. Yüzyıllar öncesinde büyük sanatçı Leonardo da Vinci günlüğüne ortalama insanın, “görmeden baktığını, duymadan dinlediğini, hissetmeden dokunduğunu, tat almadan yediğini, fark etmeden hareket ettiğini,kokuları ayırmadan nefes aldığını ve düşünmeden konuştuğunu” not etmiş. Günümüzde de aslında değişen pek bir şey yok .Oysa aktif bir dikkat ile dünyayı algılamak, beynin ve yüreğin gelişiminin temelidir.

Çeşitli öğrenme kanallarından bize ulaşan bilgiler, ona verdiğimiz önem derecesine göre kaydolmaktadır. Duyguların hareketlenmediği olaylarda gelen bilgiler, düşük frekanslı elektrik sinyalleri şeklindedir.

Duyguların gerek psikolojik gerekse öğrenme açısından yeri ve değeri tartışılmaz. Her karşılaştığınız durumda kendinize şu soruyu sormanız gerektiğini hatırlayın: “Şu an tam olarak ne hissediyorum?” Bunu büyük bir farkındalık ve bilinçle yapmanız gerektiğini sakın unutmayın. Kendi hissettiklerimizi ne kadar iyi anlarsak çocukları da o kadar iyi anlayacağız. Zaten empati denen şey tam da bu değil midir?

Buradan yola çıkarak geleceğin öğretmeni Amerikalı yazar, şair ve aktivist Maya Angelou’nun “İnsanlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı unutur ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmazlar” sözünü kulağınıza küpe etseniz yeridir. Zira özellikle çocuklar hiç unutmazlar.

Hoşgörü
İnsanlığın doğasında var olan lakin özellikle günümüzde çoğu kişinin zaman zaman gösteremediği ya da maalesef yitirdiği ‘’Hoşgörü’’ nün bir çok tanımı var. Ve bu tanımlarda tahammül etmek ortak payda olarak çıkıyor. Hoşgörü’nün tahammül etmekten daha kapsayıcı olan ve modern anlamını da içeren UNESCO tarafından yapılan tanımı ise şöyledir: “Hoşgörü, temelde başkasının yani farklı olanın kendileri gibi olma hakkına saygı göstermek ve ötekine verilen zararın kendine ve herkese verilen zarar anlamına geleceği için zarar vermekten kaçınmaktır.”

Hayata ve çevremizdeki insanlara karşı hoşgörülü davranıyor muyuz?
1 ile10 arasında bir puan verseniz, bu kaç olur?

Bir nevi insanları anlamaya gayret etmek hoşgörülü davranmaktır. Hoşgörünün özünde kişileri anlamaya çalışmak var. Bu da gerçek iletişim sürecinde oluşabilir ancak. Gerçek iletişim, etki ve tepki koymadan dinlemektir. İngiliz şair T. S.Eliot diyor ki; “Hayatımızdaki en değerli insanlar, bizi her koşulda tüm kalbiyle dinleyebilenlerdir. Biz konuşmazken bile…

Hobi
Bali adasının tüm halkı, yeni yıla girerken evlerine kapanır ve tüm gün iş yapmaz, çalışmaz, konuşmaz, elektrikleri açmaz, televizyon seyretmez, şarkı söylemez, yemek yemezmiş. Uluslararası havaalanı dahi kapalıymış. O gün, sessizlik günüymüş ve sadece kendi hayatlarını ve hayata karşı tavırlarını düşünürlermiş.

Hayatı basitleştirmek için belki de yapılması gereken en önemli şey budur. Hayata, kendisi için bir günvermek.

Günümüz metropollerinde şehir insanı, bırakın kendisine “bir gün” vermeyi, kendinden kaçar haldedir. İnsanların neredeyse tüm dikkatinin dışarıda ve başkalarında olduğunu kolayca gözlemleyebilirsiniz. Oysa kendinizi başkalarından değil, yine kendinizden sormanız gerekiyor. Bunu başarabilmek için de kendinize vakit ayırmanız şart.

Kişinin mesleği dışında, özel ilgi alanına giren ve boş zamanlarında dinlenmek, keyifli vakit geçirmek amacıyla yaptığı işler“hobi”olarak tanımlanıyor. Kendinize ayırdığınız zamanlarda bir hobiyle uğraşmanın pek çok yararı olacaktır. Son yıllarda yapılan beyin araştırmaları, hiç bilmediğiniz ya da çok az bildiğiniz bir konuda yeni bir şey öğrendiğiniz zaman beyinde yeni nöral ağların oluştuğuna dikkat çekiyor. Zira nöronlar yenilik düşkünüdür. Yeni şeyler düşünürken, yeni fikirler öğrenirken, bilmediğimiz bir yeri gezerken nöronlarımız çok canlıdır. Çünkü yeni durumlar, yeni nöral ağlar demektir. Tamamen yeni şeyler denerken beynimiz şendir.

Mevlânâ’nın yüzyıllar öncesinden söylediği ve hepimizin çok iyi bildiği o sözden ilhamla: Dün dünle beraber gitti cancağızım., şimdi yeni şeyler öğrenmek lazım.

Geleceğin öğretmeninin, mesleğinin çeşitli dönemlerinde keyif alacağı alanlarda bir hobi ile yeteneklerini ortaya koymasında birçok yarar vardır. Hobiler, içinizdeki yetenekleri keşfetmek için müthiş bir yoldur. Hobileriniz aracılığıyla hem hoşça vakit geçirecek hem de moral ve motivasyonunuz artacaktır. Kısacası hobilerinizle tüm yoğunluğunuz içinde nefes alacak bir zaman yaratacaksınız kendinize. Unutmayın: Nefes alın ki, nefes aldırabilesiniz…

SONSÖZ
Geleceğin öğretmeninin, yaratıcı potansiyelini farkındalıkla ortaya koyabilmesi için “6H değerlerine” odaklanması gerekiyor. Öğretmenler böylelikle mutlu ve dengeli biçimde potansiyellerini yönetebilecektir.

19. yüzyılda Birleşik Krallık’ı yöneten Benjamin Disraeli der ki “Bir başkasına verebileceğimiz en güzel armağan, yalnızca kendi zenginliklerimizi onunla paylaşmak değil onun da kendi zenginliklerini görmesini sağlamaktır.”Geleceğin öğretmeninin öğrencilerine verebileceği en büyük armağan da onların kendi değerlerini keşfetmesini sağlamaktır.

Hayatı ‘DEĞER’lendirin

Öğretmen Eğitimleriyle Geçen 15 Yıl ve 15 Anlam

Yıl 1999… Aylardan Ağustos… 22 yaşındayım… Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümünden kısa süre önce mezun olmuştum. Hemen ardından bir özel okulda Eğitim Uzmanı olarak göreve başladım. Aynı gün benden öğretmenlere bir eğitim vermem istendi. Eğitim alacak öğretmenlerin %85’i, 25 yıl ve üzeri mesleki deneyime sahiptiler. Hep birlikte okulun eğitim salonunda toplandık. İşte orada, önümdeki yol benim için ikiye ayrıldı, Robert Forest’ın “İki Yol” şiirindeki gibi

ikiyolbir ormanda yol ikiye ayrıldı,

ve ben gittim daha az geçilmişinden,

ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.

 Önümdeki yollardan biri “Öğreten” olmayı, diğeri ise “Öğrenen” olmayı işaret ediyordu bana. Ben “Öğrenen” olmayı seçtim ve meslek hayatımın ilk öğretmen eğitimine bu cümleyle başladım: “Sizlerden öğreneceğim çok şey var.”

Sonraki yıllarda; farklı şehirlerde, farklı özel okullarda, farklı projelerde, STK’larda Türkiye’ nin onlarca şehrinde, yüzlerce öğretmenle onların mesleki ve kişisel gelişimini sağlayacak binlerce saat eğitim verme şansım, fırsatım oldu ve onlarla farklı eğitim içerikleriyle bir araya geldim. Geçen 15 yılda öğretmenlere ve öğretmen eğitimlerine dair çok sayıda gözlem ve deneyim biriktirdim. Şimdi bunları sizlerle paylaşıp, bir anlamda yürüdüğüm yolu gözden geçirmek diğer yandan da tüm bu deneyimleri huzurlarınızda temize çekmek istedim.

  1. Pedagoji ve Androgoji Arasında Büyük Bir Fark Yokmuş                                                                    Pedagoji ve Androgoji alanında çalışan kuramcılar, iki alan arasındaki farkları; kendini algılama, deneyimler, öğrenmeye hazır olma, zamana bakış ve öğrenmeye yönelim olmak üzere 4 ana başlıkta sıralıyor. Ancak yıllar içerisindeki gözlemim ise son derece dikkat çekici. Öğretmenlerin, tıpkı çocuklar gibi kişisel kaygılarının olduğu, güvenli bir ortama gereksinim duydukları, eğitime etkin olarak katılmak, özgün birer birey olarak görülmek istediklerini yakından izledim. Eğitimde bireysel gereksinimleri göz önüne alınmalınmasını ve mutlaka peki bu bizim ne işimize yarayacak sorusunun yanıtını almayı bekliyorlar. Eğitimlerimde, çoğu zaman öğretmenlerin, tıpkı öğrencilerimize benzedik diyerek bunu dile getirdiklerine şahit oldum.
  1. Hâlden Anlayan, Hâlinden Anlayanı Bulur

Empati, duygulara değer vermektir ve bağ kurmayı kolaylaştırır. Empati, eskilerin tabiriyle “halden anlamak”tır. Geride kalan 15 yılda gördüm ki; eğitimlere katılan öğretmenlerin pek çoğu eğitimden habersiz, çeşitli yargı/önyargılarla ve sorunlarla eğitim ortamına geliyor. Bu noktada öncelikle yapılması gerekenin, onların derin nefes almalarına fırsat verip “Sizi görüyorum ve anlıyorum” duygusunu hissetmelerine olanak sağlamak olduğunu fark ettim. Anlamak ise aklın değil duyguların işi… Eğitimlerimde bu anlayış hep aklımın ve kalbimin bir köşesinde yer aldı. Her öğretmenin aslında; hâlini bilen, okuyabilen, anlayabilen insanlara ihtiyaç duyduğunu hep hatırladım.

  1. İlk Adım: Güven Ortamı Yaratmak

Eğitimde ilk önceliğin güven ortamı sağlamak olduğunu belirtmeliyim. Çünkü insanların kendini rahat biçimde ifade edebilmesi ve sürece dahil olması için, kendini güvende hissetmesi gerekiyor. İnsanlar fark edildikleri, karşı tarafın kendisine kulak verdiği ve kabul gördüğü yerde kendini ortaya koyuyor. Güven ortamı yaratmanın ilk adımında ise içten bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz”, “Merhaba” demek yeterli oluyor.

  1. Dinlemek Bir Sanattır

Usulün esastan önce geldiği tek yer, iletişim. İletişimin ilk ve en önemli basamağında ise karşımızdakini dinlemek yer alıyor. Dinlemek, ama gerçekten dinlemek… Karşımızdaki öğretmene; dikkatimizi, gözlerimizi, kulağımızı ve yüreğimizi vererek onu bütünüyle dinlemek. O anda başka bir şey düşünmeksizin, tam olarak orada olmak ve öyle dinlemek.  Etkili dinleme; satır araları, ses tonu ile vurgu yapılan kelimeler, kişinin beden dili ile ifade ettikleri ve bütünsel bakış açısı ile dinlemek şeklinde tanımlanabilir. Öğretmenleri, tüm eğitim sürecinde onları anlamak için dikkatlice dinlemek büyük önem taşıyor. Onların en çok gereksinim duydukları şeyin dinlemek olduğunu, anlatımın ötesinde dinlemeye zaman ayırmanın eğitimi nasıl farklılaştırdığını yıllar içinde öğrendim.

  1. Hikâye Oksijendir

Oksijensiz bir hayat olamayacağı gibi, hikâyesiz de “anlamlı” bir eğitim düşünülemez.  Hikâye anlatmak; ikna etmenin, akılda kalmanın ve anlam yaratmanın en etkili yoludur. Eğitimlerimde anlattığım, paylaştığım hikâyelerle yüzlerce öğretmenin içindeki sıcak duygulara dokunabilmiş olduğumu umuyorum.

  1. Plan Hiçbir Şeydir, Planlamak Her Şey

Planlamak, öğretmen eğitimlerine hazırlığımın her zaman en önemli sürecini oluşturdu. Planlamanız ne kadar iyi ise eğitim de o denli etkili ve verimli olacak demektir. Ancak deneyimlerime dayanarak belirtmeliyim ki, planlama süreci ne kadar büyük bir özen gerektirse de planınızın esneklik taşıması gerekiyor. Eğitimlerimde öyle beklenmedik durumlarla karşı karşıya kaldım ki, o anda tek yaptığım şu oldu: Ne önceye, ne de sonraya bak! Sadece yapabileceğinin en iyisini yapmak için yaptığın işe odaklan! O anda yaptığın şeyin seni ileri taşıyacağını unutma. Planlamaya her zaman güvendim  ancak ünlü boksör Mike Tyson’un sözünü unutmadan : “Ağzının ortasına yumruğu yiyene kadar herkesin bir planı vardır. 

  1. Koçluk Fark Yaratır

İnsan, aklındakini görür, işitir ve doğru sanır. Çözümler içinse aklın dışına çıkmayı başarmak gerekir. Bu çok zor bir iştir. Eğitimlerde, eğitimcinin koçluk şapkasıyla süreci kolaylaştırmasının büyük katkı sağladığını deneyimledim. Nötr bakış açısı, olumlu dil, çözüm odaklı yaklaşım ve açık uçlu sorularla öğretmenlerin konuya odaklanmasını ve üzerinde düşünmesini sağlamanın, onların önünde yeni kapılar araladığını gördüm. İşte bu yüzden özellikle öğretmen eğitimi uzmanlarının kendilerini koçluk becerileriyle geliştirmelerinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

  1. Fark Yaratanlar: Hobi, Sosyal Sorumluluk ve Hayat Boyu Öğrenme

Bu topraklardaki öğretmenlerimiz birbirinden muhteşem potansiyellere sahipler ancak pek çoğu bunun farkında değil. Farkında olanlarınsa bu potansiyeli hayata geçirmeye cesareti yok. Çünkü ortaya konması gereken o cesaret, konfor alanından çıkmayı, vazgeçebilmeyi gerektiriyor. Bunu başarabilen öğretmenler elbette yaptıklarıyla fark yaratıyorlar. Hepsinin ortak özelliği ise; tutkuyla bağlandıkları hobileri, gönüllü olarak yer aldıkları sosyal sorumluluk projeleri ve hayat boyu öğrenen olmaları. 15 yıllık mesleki deneyim sürecimde öyle öğretmenlerle tanıştım ki, 35-40 yıla yaklaşan meslek hayatlarında ilk günkü gibi varlığını koruyan öğrenme heyecanları ve meraklarıyla eğitimlerime büyük renk kattılar. Hayat boyu öğrenen olmanın branştan, mesleki kıdemden, çalışılan okuldan ya da şehirden tümüyle bağımsız olduğunu biliyorum artık. Hayat boyu öğrenen olmak için içinizde o RUH’u taşımanız gerekiyor.

  1. Ya Olduğun Gibi Görün. Ya Göründüğün Gibi Ol

Bilgi, sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Eğitimlerde, anlatılan içeriğin ne olduğundan öte nasıl anlattığımız ve nasıl bir yaklaşım sergilediğimiz ne kadar önemliymiş. Amacımız doğrudan bu olmasa da gerçek olan o ki, model oluyoruz. İyi bir model olmak içinse; sakinlik, adaletli olmak, sorumluluk, zamanı iyi yönetmek, kararlılık, net ve açık olmak ve en önemlisi de söylediklerimizle davranışlarımızın birbiriyle tutarlı olması gerekiyor.

  1. Sen Kendini Bilmezsen Nice Okumaktır
  1. yüzyılda Birleşik Krallık’ı yöneten Benjamin Disraeli der ki “Bir başkasına verebileceğimiz en güzel armağan, yalnızca kendi zenginliklerimizi onunla paylaşmak değil onun da kendi zenginliklerini görmesini sağlamaktır.” İnanıyorum ki, öğretmenlere verebileceğimiz en büyük armağan, onların kendilerini tanıma ve değerlerini keşfetme süreçlerine katkı sağlamak olacaktır. Öğretmenlerin mesleki gelişimlerini destekleyici eğitimler ne kadar çok ve ne kadar iyi tasarlanırsa tasarlansın, ülkemizin dört bir köşesindeki milyonlarca öğretmenin kişisel gelişimlerinin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kendilerini tanımaya çok ihtiyaçları var.
  1. Oyun Deyip Geçmeyin

Oyun deyip geçmeyin. Öğretmen eğitimlerinde sıkça yer verdiğimiz metodolojilerden biri olan oyun, olumlu duygu yaratma ve öğretmenlerin içsel güdülenmesini sağlama adına sihirli bir tasarımcıdır adeta. Oyun süresince öğretmenler akış adı verilen, kişinin dikkatini tümüyle yaptığı şeye odakladığı ve zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmadığı psikolojik bir durumu deneyimler. Bu nedenle, eğlenmenin ve gülmenin insanın temel ihtiyaçlarından biri olduğunu unutmadan, eğitim sürecinde mutlaka oyunlara yer verilmelidir. Oyunlar, kimi zaman tanışma, kimi zaman buz kırıcı, kimi zaman sadece eğlenme amacı taşır. Eğitim uzmanlarının, farklı gruplara ve içeriklere yönelik oyun havuzunun olması gerekir. Oyunlar, olumlu etkilerinin yanı sıra riskler de taşır. Eğitimlerde, rekabetten çok iş birliğini ortaya koyan oyunlar seçmek daha doğrudur.  Amaç, oyunbaz bir öğrenme ortamı yaratmak olmalıdır. Türkiye’nin hemen her yerinde öğretmenlerin “Öğrencilerimiz ya da velilerimiz bizi oyun oynarken görürse?..” düşüncesiyle tedirginlik yaşadıklarını ve bu eğlenceli deneyimden yeterince yararlanamadıklarını ifade etmeliyim. Oysa okullarımızda çok yönlülük, esneklik ve yaratıcığın ortaya çıkması için oyunbaz öğretmenlere ve öğrenme ortamlarına gereksinim var. 

  1. Sohbet En Değerli Şeylerden Biridir

Öğretmen eğitimlerinin hem teknik hem de sanatsal bir yönü vardır. Eğitimin sanatsal yanı gerçek anlamda ustalık yani bilgelik gerektirir. Eğitim sanatını icra ederken, sırt çantanızda çok fazla yöntem ve teknik bulunmalıdır. Eğitimlerde öğretmenlerin kendilerini ifade etmelerine ve meslektaşlarıyla etkileşimde bulunmalarına fırsat vermek gerekir. Bu durumu yaratmanın en güçlü yöntemlerinden biri ise onlarla sohbet etmektir. Evet… Sohbet etmek; basit, sade ancak bir o kadar da güçlü ve etkili bir yöntemdir. Eğitimlerimde yargısız, yorumsuz, amaçsız olarak öğretmenlerle sohbet etmemin onlarda anlaşılmış olma duygusu yarattığını öğrendim.

  1. Tükenmişiz Yâr Yâr Aman

Özellikle son 7-8 yıla dayanan önemli bir gözlemim var: Çoğu öğretmen tükenmişlik sendromu yaşıyor. Öğretmenlerin pek çoğu geçmeyen, tükenmeyen yorgunluklar, hayattan zevk alamama, çabuk sinirlenme, her şeyden rahatsızlık duyma, uyku bozuklukları, odaklanamama, aşırı gerginlik ve buna bağlı sırt ağrıları, baş ağrıları, migrenler, görme bozuklukları, sindirim bozuklukları gibi şikâyetler eşliğinde mesleklerini icra ediyor. Bana kalırsa eğitim sektörü açısından bakıldığında bu durum, bir an önce çözüm bulunması gereken sorunlar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Öğretmenlerin tükenmişlik sendromu yaşamalarına yol açan nedenler; sık aralıklarla değişen eğitim sistemi, uygulamalar, atamalar, değişen zaman, teknoloji, zamane çocukları ve aileler şeklinde sıralanabilir. Kişisel gözlemim ve görüşüm öğretmenlerin “iş yorgunluğu” olarak tanımladıkları bu durumun aslında onların “iç yorgunluğu” olduğu yönünde. Onlardaki bu iç yorgunluğunu yaratan ise sorun odaklı ve olumsuz bakış açıları nedeniyle etki alanlarına bir türlü odaklanamamaları. Oysa öğretmenlerin öğrencilerine nefes verebilmeleri için önce nefes almaları gerekiyor. Kendilerine nefes alacak zamanlar yaratmalarının ne kadar önemli olduğunu görmeleri gerekiyor.

  1. Kafa Karışıklığı İyidir

Fark etmek, fark edilen “şey” ile ilgili sorumluluk almaktır. Sorumluluk almak, fark ettiğimiz şeyi düzeltebilme ve dönüştürme gücünü aynı anda içimizde bulmamız anlamına gelir. Dönüşüm, dağın tepesinden kopan küçük bir kartopu parçasının hızla ve büyüyerek yol alması gibidir. Öğretmenlerin eğitimden farkındalıkla çıkmalarını sağlamak çok önemlidir. Bir şey değişir, her şey değişir. Eğitimlerimde öğretmenlerin ezberlerini bozmaktan, kafa karışıklığı ve hatta baş ağrısı yaşamalarından gizli bir mutluluk duyduğumu itiraf etmeliyim. En etkili eğitimlerin, öğretmenlerin akıllarında sorularla çıktıkları eğitimler olduğunu öğrendim.

  1. Duygusal Beyin Unutmaz

Öğrenme duygusal bir süreçtir. Aktif hafıza ve şimdiki zaman farkındalığını sağlayan duygusal beynin tetiklenmesi ile gerçekleşir. Eğitimin içeriği ne kadar güçlü olursa olsun öğretmenler her şeyin sonunda hissettiklerini hatırlar. İşte bu yüzden her eğitimin bitiminde onların oradan olumlu bir duyguyla ayrılmaları için elimden geleni yaptım. Bu bazen bir hikâye anlatarak, bazen birlikte bir filmi izleyerek, bazen de onlara sadece “Ne hissediyorsunuz?” sorusunu yönelterek oldu.

Aktivist şair Maya Angelou’nun dizelerindeki gibi:

Anladım ki insanlar, onlara söylediklerinizi unutur, yaptıklarınızı unutur ama onları nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.

Yıllar geçse de öğretmenlerin aldıkları eğitimden geriye, öğrendiklerinden öte hissettiklerinin kaldığını öğrendim.

Kişinin değeri, anlamı kadardır.

Kişinin anlamını onun mânâsı belirler.

Mânâ yoksa anlam olmaz.

Kişinin mânâsı, davası kadardır.

Kişi ancak davası kadar mânâ taşır.

O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir.

Kişinin davası ancak derdidir.

Derdin neyse davan odur.

Ya derdini dahi bilmeyenler?

Kişinin derdi en çok sevdiği ve konuştuğu şeydir.

Ey iddiacı sen derdin kadar değerlisin.

Bırak başkalarını da GERÇEK derdine bir bak...

Şems-i Tebrîzî

 SONSÖZ:

 

image

Öğretmen eğitiminin tümüyle bir sevda işi olduğunu öğrendim.

Derdi de davası da, öğretmenlerin kişisel ve mesleki gelişimi olanlara selam olsun…

Var Olmak Mı, Yok Olmak Mı, Bütün Sorun Bu!

Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek.
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden,
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

“Hamlet”, William Shakespeare, Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Sekizinci Basım, 2012, İstanbul. 

SONSÖZ: Var olmak mı, yoksa yok olmak mı? Bence aslolan hayatta kalmak…Hayatımızda sanata daha çok yer vererek

DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

Öğretmenler İçin “Kişisel Dönüşüm” Vakti

0

Köklü dönüşümün izleri, hayatın her alanında yaşanıyor. Bu dönüşümü, dünyada meydana gelen kitlesel çaptaki değişikliklere bakarak görmek de mümkün. Küresel ekonomik düzenin çöküşü ve yeniden yapılanma sürecine girmesi ise, sözü edilen dönüşümün parçalarından sadece biri. Kişisel hayatlarımıza bakıldığında da bu farkı yakından görebiliriz. Eskiye ait akla gelebilecek ne varsa hepsi son hızla değişip dönüşüyor. “Zaman” bile artık, eskiden anlaşılan, önceden tanımlanan şeklinden farklı bir anlam taşıyor. Öyle ki, yirmi dört saat içinde dört mevsim bir arada yaşanıyor.

Yaşamın çeşitli alanlarındaki bu yapısal değişimler, insanın birçok konudaki algılarını da zorunlu olarak dönüşüme uğrattı. İşte, tam da bu süreçte insanın kendi potansiyelinin farkına varması ve bunu yönetebilmesi büyük önem taşıyor. Eğitim sürecinde öğrencilerin kendi potansiyellerini keşfetmelerini sağlama konusunda büyük çabaları olan öğretmenlerin öncelikle kendilerinin ‘’Kişisel dönüşüm harekâtına’’ gereksinimleri var. Hayat bir bütün, insanda bir bütün beden,-duygu ve aklıyla. Dolayısıyla öğretmenlerin mesleki gelişimleri bu bütünlüğe ulaşmada tek başına yeterli olmuyor. ‘’Nefes alabilmeleri gerekiyor ki nefes aldırabilsinler’’ Peki nereden başlamalı? 7 basit kelimede özetlenebilir.

Farkındalık;

Farkındalık, gördüklerimizi duyduklarımızı ayırt edebilmektir. James Thurber’ın söylemiyle ‘’Ne geriye bak kızgınlıkla, ne de ileriye korkuyla! Sadece etrafına bak; farkındalıkla’’.  Dünyada, ülkede, çevrenizde, kendinizde, çocuklarda, gençlerde neler oluyor, ne gibi değişimler yaşanıyor?

Hayata farklı bi açıdan bakmak gerek bazen
öndeki otomobilin plakası yerine
ufuk çizgisini görmek
biraz yükselmek
Ve sıradan olandan sıyrılıp
FARKEDİLMEYENİ FARK ETMEK

Anlamak için önce fark edebilmek gerekiyor.

Son 1 aydır kendinize dair neleri fark ettiniz?

Yavaşlamak;

Bazen bir şeyleri durup gözlemlemek, bastığımız yeri anlamak, kendimizin farkına varmak ve olan bitenin ardındaki gerçekleri görmek gerek. Çünkü, sevmek için, bilmek için, güzelliği fark etmek için zaman ayırmak gerekir.

Gün içinde kendinize en az 30 dakika zaman ayırabiliyor musunuz? 

Ezber bozmak;

Öğrencilerimizin değil öncelikle kendi ezberimizi bozmak. O sıkı sıkıya bağlı olduğumuz alışkanlıklarımızdan vazgeçmek. Bu kolay bir süreç değil elbetteki. Beyin araştırmaları diyor ki, hiç bilmediğiniz ya da çok az bildiğiniz bir alanda yeni bir şeyler öğrenmeye başladığınızda beyinde yeni nöral ağlar oluşuyor. Yeni nöral ağlar yeni bakış açıları demek kendi ezberimizi  bozmak demek. Denemeye değer. Bir hobiye başlamak bile çok şeyi değiştirecektir.

Alıştığınız ötesinde bir şey yapsaydınız bu ne olurdu? 

Özgürlük;

Duvarları yık, zincirleri kır, özgür ol… bunlar işin görüntüsü. Zor olan zihindeki duvarları yıkmak, zincirleri kırmak ve zihinlerdeki özgürlük. Aklın dışına çıkmak. Şimdiye kadar aile, toplum, eğitimin yüklediği algıları bir kenara bırakıp özgürce bakabilmek her şeye.

Açık bir kalple özgür zihinle hayata olaylara, kişilere daha geniş bir çerçeveden bakabilmek. Mümkün müdür? Bence evet. Öncelikle kendimize, aşağıdaki soruyu sormak ve korkusuzca yanıtlamak.

Ne istiyorum?

Çember;

Büyük bir konfor alanıdır aslında hep aynı çevre, hep aynı arkadaşlar, dostlar, meslektaşlarla birlikte olmak. Sohbet etmek, paylaşmak. Güven verir, huzur verir. Bildik tanıdıklarla çoğu zaman çok da düşünmeden hayat akıp gider. Konuşulan konular, paylaşılanlar ve hatta tartışılanlar hep aynıdır bir kısırdöngüdür adeta. Çemberin dışına çıkmak ise çoğu zaman risktir. Lakin bu riske değer yeni insanlar yeni bakış açıları sağlayacaktır.

Çemberinizin dışında en son kimlerle sohbet ettiniz?

Hissetmek;

Hissetmek ancak duygularla mümkün. Duygu olmayıncada yapabileceğin bir şey yok. Duygularımız sayesinde bir bütün oluyoruz. Kendimizi var edende hasta edende ‘’duygularımızdır’’. Ve bu duygulardan en kapsayıcı olan ‘sevgidir’. Sevmek beklentisizce sevmek. Önce kendimizi sonra başkalarını.

Kendinizi daha iyi hissetmek için neyi farklı yaparsınız?

Öğrenmek;

Öğrenme, yüreğimizin ve aklımızın derinliklerinde bildiklerimizi keşfetmemizdir. Uygulamak, bildiğimizi göstermemizdir. Öğretmek, çevremizdekilerle kendi yüreğimizdekileri paylaşmaktır. Bu hayatta hepimiz birer öğrenci, öğretmen ve uygulayıcıyızdır. Richard Bach

En son neyi öğrenirken, heyecan, merak ve keyif yaşadınız?

SONSÖZ

Kendiniz için yapabilecekleriniz sınırsız. Hayatın içinde yaşadığınız çeşitli kriz dönemlerinde kendi iç sesinize kulak verirseniz, değişmekten korkmazsanız, yaşamınızdaki her şeyi sabit tutmaya çalışmazsanız, kendinizi mutlu ve doyumlu bir yaşama götürecek yepyeni bakış açılarına sahip olabilirsiniz.

Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes hayat boyu öğrenendir.  

24 Kasım Öğretmenler Günü Kutlu Olsun

Çocuk Beyni İş Başında

0

Beyin hücreleri daha döllenmeyi izleyen üçüncü haftadan itibaren gelişmeye başlar ve diğer tüm hücrelerden daha hızlı çoğalırlar. Bazı araştırmalar, aşırı korku, öfke ve hatta iş stresi altında geçen hamiliklerin bebeklerde aşırı hassaslığa yol açabildiğini göstermektedir. Yoğun duygular, annenin kanından bebeğin dolaşım sistemine geçen ve beynin işlevlerini etkileyen bazı kimyasal maddelerin salgılanmasına yol açar.

Dr Paul Mclean çocukların dünyaya, tek bir beyin gibi görünen “üçlü” bir beyinle geldiği sonucuna varmıştır çalışmalarında. Beynin ve davranışın temelinde “sürüngen beyin” olarak adlandırdığı bir katman vardır. Bu katman; besin aramak, kendini korumak, yaşam alanı belirlemek ve toplumsal gruplar oluşturmak gibi içgüdüsel davranışları üretmektedir. Eğer sürüngen beyin tehdit altında olduğunu hissederse, öğrenmesinde kritik bir bozukluk oluşabilir. Düşünme işlevleri kesintiye uğrar. Bundan dolayıdır ki çocuğunuzun etkin bir biçimde öğrenmesini istiyorsanız, onu güvenli bir çevreye duyduğu gereksinimin karşılanması ilk sırada yer almalıdır.

Sürüngen beynin üstünde yer alan limbik sistem, duygu ve güdülenme alanıdır. Sürekli çalışan limbik sistem hormonları, dürtüleri ve belleğin bazı yönlerini düzene sokar. Anne-babalar unutmayın ki etkin öğrenme ancak çocuğun kişisel ve etkin katılımıyla gerçekleşebilmektedir. Bunun yollarından biri hareketler, renkler ve müzikten yararlanmak diğeri ise olumlu bir ortam yaratarak çocuğun duygularını dışa vurmasını ve seçimler yapmasını teşvik etmektir. Çocukların duygularını dışa vurmasına fırsat verirken onların doğal merak ve heveslerini de kırmamak önemli. Emerson, heves olmadan büyük başarıların kazanılamayacağını söylemiştir. Çocuklara bu duyguyu aşılamak o kadar zor değildir ama asıl gerekli olan, bu duygunun korunmasını sağlamaktır. Bu da kolay değildir; çünkü heves kırılgandır, küçümsenmeye, alay edilmeye ya da sürekli başarısızlığa gelmez. Kimi zaman küçük bir çocuğun aşırı hevesi büyüklere eğlenceli bir durum gibi görünse de dikkatli olmak gerekir. Çünkü düşünmeden söylenen bir söz, alaycı bir gülüş ya da bakış çocuğun tüm hevesini kırabilir. Çocuğun özellikle okulda yaşadıklarını paylaşmasını isterken ona sonuç odaklı sorular sormak beyninin gelişimine bir katkı sağlamamaktadır.

Bilimin, buluşun, keşfin kaynağı soru sormaktır, sorgulamaktır. Bunun ilginç bir örneği, Nobel fizik ödülü’ nü kazanmış olan fizikçi rabi’ dir.

Rabi nobel’ i kazandığında, gazeteciler kendisine dünya çapındaki bu başarıyı en çok kime borçlu olduğunu sormuşlardır. bu soruyu rabi şöyle cevaplamıştı: “anneme. Çünkü okuldan eve geldiğimde, annem hiçbir zaman “öğretmenin sana aferin dedi mi? tarzında sorular sormazdı; “bugün öğretmenine iyi bir soru sordun mu oğlum? derdi”.

Acaba günümüzde kaç anne var çocuğuna “iyi bir soru sordun mu” diyebilen?

Yetişkinler çocuklardan ne öğrenebilirler