Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Merak Deyip Geçmeyin!

”Merak itaatsizliğin en saf halidir.”

Aciliyet çağında “yeniden öğrenmek” zorunda kaldığımız zamanları yaşıyoruz. “Bilmek yetmez. Hepimiz bildiklerimizi unutup yeniden öğrenmek, kendimizi sürekli geliştirmek zorundayız.” diye tarif ediyor bunu Peter Senge.  Doğuştan getirdiğimiz merak duygusu ve öğrenme heyecanı ise zamana uyum sağlamada yegâne destekçilerimiz. Çağlar boyu her alandaki gelişim merak sayesinde olmuştur. Saf merak ise insanlara özgüdür. Merak uyandıran şeylerin peşinden gitmek risk almayı da beraberinde getirir. Meraklı kişiler yeni şeyler denemekten kaçınmaz ve kendilerine fayda  sağlayabilecek durumlarda dikkatlerinin dağılmasına izin verirler. Bu kişiler bugün şans eseri öğrendikleri bir şeyin ileride kendilerine fayda sağlayabileceğini ve tamamen farklı bir sorunun çözümünde yepyeni bir bakış açısı kazandırabileceğini bilirler. Galileo, Charles Darwin, Steve Jobs gibi isimlere baktığımızda belli bir noktada otoriteyle ihtilafa düşmüş olduklarını görürüz.

Vlademir Nabokov der ki “Merak itaatsizliğin en saf halidir.” Düzene her şeyden daha fazla değer veren bir toplum, meraklıları baskı altında tutar. Öte yandan, gelişim, yenilikçilik ve yaratıcılığa değer veren bir toplum ise, sorgulamaktan kaçınmayan zihinlerin ne denli değerli olduğunu fark ederek toplumu oluşturan bireylerin merakını destekler. Bu noktada merak okuldan iş yerine hayatımızın her alanına nüfuz eden bir dinamiktir. Merak bulaşıcıdır, aynı şekilde meraksızlık da… Merak özellikle de yaşantımızın ilk aylarında ve yıllarında öğrenmeyi besleyen önemli bir unsurdur.

Peki, bazı bebekler büyüdüklerinde çok meraklı çocuklara dönüşürken, diğerleri niçin dönüşmez?.. Bu sorunun yanıtının eğitim sistemimizle çok yakından ilgisi vardır. Eğitim sistemimizin yegâne amacı insanların üniversiteye gitmelerini sağlamaktan öte bireylerin öğrenen, sorgulayan, yaratıcılığını öne çıkaran  yollar bulmak olmalıdır.

Ian Leslie “Bazıları merakı, ilgisizlik veya umursamazlıktan yitirir; diğerleri ciddiyetsizlik ve küstahlıktan. Çoğu insan da bu kötülüklerden kaçmayı başararak merakın ruhuna eşit derecede zarar veren katı bir dogmatizm içine hapsolur.” diyorMerak” adlı kitabında.

Meraklar çeşit çeşit…

Merak kavramı kendi içinde çeşitlilik taşıyor. Meselâ “Saptırıcı merak” olduğu gibi, “Epistemik merak” da var. Saptırıcı merak belirli bir yöntemi veya süreci izlemeyen, bir ilgi odağından diğerine kayan merak türünü ifade ediyor. Epistemik merak ise basit bir yenilik arayışında derinleşmeyi, anlayışımızı geliştirmek için yönlendirilmiş bir teşebbüse dönüşmeyi ifade ediyor. Bu durum ancak saptırıcı merakımız olgunlaştığında gerçekleşiyor. Saptırıcı merak bir dağın arka tarafında ne olduğunu bilmek istememize yol açarken, epistemik merak ise oraya vardığımızda hayatta kalmamız için gerek duyduğumuz bilgileri edinmemizi sağlıyor.  Epistemik merak sürekli olarak bilişsel bir çaba gerektirdiği için kendi içinde zorluk taşısa da bu durumun onu nihayetinde daha tatmin edici kıldığını belirtmekte fayda var. Zira insanları öğrenmeye teşvik eden en iyi motivasyon kaynağı epistemik meraktır.

Bilinmeyeni keşfetme arzusu merak kavramını da beraberinde getiriyor. Günümüz modern dünyası ise adeta saptırıcı merakı körüklemek için tasarlanmış gibi… Sosyal medyada karşımıza çıkan Twitter, Facebook, Instagram paylaşımları -reklam, fotoğraf, video vb.- dikkatimizi çekmek ve ilgimizi canlı tutmak amacıyla tasarlanan popüler eğlence araçları olmaktan öte bir anlam taşımıyor.

Bu noktada sanatçı Leonardo da Vinci’nin “Söyle bana…” cümlelerini sıraladığı not defterinden  söz etmekte fayda var. Da Vinci “Söyle bana…” sözleriyle başladığı onlarca cümle kurarak ve her cümlede o anda aklına gelen bir dizi ifadeyi art arda sıralayarak epistemik merak izleri taşıyan bakış açısını son derece net bir biçimde ortaya koymuştur.

Merakın üç aşaması

Amerikalı filozof ve eğimci John Dewey, 1910 yılında kaleme aldığı yazısında, merakın üç safhası olduğunu belirtiyor:

İlk safha, çocukların etraflarında olup bitenleri keşfetmek, araştırmak için duyduğu ve entelektüel olmaktan çok içgüdüsel bir açlığın yaşandığı dönem olarak tanımlanıyor.

İkinci safhada merak, çocukların diğer insanların dünya hakkında bilgi edinmeleri açısından faydalı birer bilgi kaynağı olduğunu fark ettikleri dönemi ifade ediyor. Bu aşamada merak sosyal bir nitelik kazanıyor, “niçin” soruları peş peşe sıralanıyor. Bilgi toplama ve özümseme alışkanlığı yöneltilen sorulardan daha büyük önem taşıyor.

Üçüncü safhada ise merak, problem çözmek için cisimlerin gözlemlenmesi ve malzeme toplanması sayesinde bir ilgiye dönüşüyor. Bu nihai safhada merak, birey ve dünya arasındaki bağı güçlendiren, kişinin deneyimine ilgi, karmaşıklık ve sevinç katmanları ekleyen bir gücü ifade ediyor.

John Dewey yazısında herkesin üçüncü safhaya ulaşamayacağını düşündüğünü belirtiyor. Dewey, merakın canlı tutulması için sürekli olarak çaba sarf etmeyi gerektiren kırılgan bir özellik olduğu görüşünü ortaya koyuyor. Yaşadığımız dönemi düşündüğümüzde Dewey’in bu görüşünde pek de haksız olduğunu söyleyemeyiz.

 “Şimdi ne olacak?”

Carnegie Mellon Üniversitesi’nde görev yapan Psikolog ve Davranışsal Ekonomist George Loewensein ise merakı, bir bilgi boşluğu ile karşılaştığımızda verdiğimiz tepki olarak tanımlıyor. Loewensein’a göre öğrenme arzumuzu tetikleyen tek şey uyumsuzluk değil, bilgi eksikliği de öğrenme arzumuzu tetikleyebilir. Bilgi boşluklarıyla karşılaştığımızda, bunu genellikle soru sorarak ifade ederiz: “Kutunun içinde ne var?”, “O adam niçin ağlıyor?”, “Çile çekmek anlamına gelen dört harfli sözcük nedir?” Bu aşamada sahip olduğumuz bilgilerde eksiklik vardır ve biz elimizdeki kutuya, karşımızda ağlayan adama ya da önümüzdeki bulmacaya bakarak bilgi dağarcığımızdaki eksik parçaları tamamlamak isteriz.

Primum non nocere!

Bilgi boşluğu ile karşılaşıldığında yöneltilen “Şimdi ne olacak?” sorusu dünyanın en güçlü sorularından biridir. Tıp eğitiminde öğrencilere öğretilen ana kurallardan biri de “İlk olarak zarar vermemek Latince ifadesiyle Primum non nocere”dir. Bu bilgi ve bakış açısından yola çıkarak okullarımızdaki eğitimcilerin, çocuklardaki merakın geliştirilmesine yönelik uğraş verirken asıl dikkat etmeleri gerekenin çocukların doğuştan getirdiği doğal merakı köreltmemeleri, öldürmemeleri olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü “Benim özel bir yeteneğim yok. Sadece tutkulu bir meraklıyım.” diyen Albert Einstein’ın sözlerinin ışığında söylemeliyiz ki, dünyanın meraklı öğrenciye çok fazla ihtiyacı var.

İşaret etmek neden önemli?

Yazar Ian Leslie 2014’te kaleme aldığı Merak kitabında meraklı insanları genellikle diğerlerinden daha akıllı, daha yaratıcı ve daha başarılı olarak tanımlıyor. Yazar satırlarına meraka yönelik bakış açısını ortaya koyduğu şu sözlerle devam ediyor: “Ancak, merakın bize sağladığı ödüllerin daha evvel hiç olmadığı kadar fazla olduğu bu dönemde, merak genellikle yanlış anlaşılmakta, küçümsenmekte veya giderek bilişsel elitlerin tekeli altına girmektedir.”

 Merakın gelişiminin özellikle de yaşantımızın ilk aylarında ve yıllarında etrafımızda bulunan insanların davranışlarından da derin bir şekilde etkilendiğini belirten yazar Ian Leslie’nin kitabında bu konuya değindiği bölümü ben de sizlerle kısaca paylaşmak isterim:

“… Begus, aynı araştırma kapsamında bebekleri, ebeveynleri ile oyun oynarken gözlemlemiştir. Gözlemlerinin sonucunda, isteklerine ebeveynlerinden daha fazla tepki alıp, karşılığında onlara daha fazla soru soran çocukların, seçtikleri oyuncağın nasıl kullanıldığına dair daha fazla şey öğrendiğini keşfetmiştir. Begus ve Gliga’nın -araştırdıkları soruya verilebilecek en uygun cevap da muhtemelen burada yatmaktadır- bir çocuğun büyüdüğünde  meraklı veya meraksız olması, şaşırtıcı bir şekilde, büyük oranda dile getiremedikleri bu soruları ebeveynlerinin nasıl cevapladığına bağlıdır. Merak bir geri besleme döngüsüdür. Peki ama çocuklar işaret etmenin ne işe yaradığını düşünür? Bu, işaret ettiklerinde yetişkinlerin verdikleri tepkileri nasıl algıladıklarına bağlıdır. Gliga’nın bana söylediğine göre “Her işaret ettikleri cisim çocuklara verilirse, işaret etmenin amacının çeşitli şeyleri elde etmek için olduğunu öğrenirler. Kendilerine işaret ettikleri cismin adı söylenirse, işaret etmenin bir tür bilgi edinme yöntemi olduğunu öğrenirler.” Bunun üzerine Gliga’ya çocukların işaret ederek verdikleri sinyale karşılık bu tepkilerden birini alamadıklarında ne olduğunu sordum. Yanıt: “İşaret etmekten vazgeçerler…”

Görüyorsunuz işte, tüm hikâye burada saklı. Evde, okulda çocukların daha çok “işaret etmesi”ne fırsat vermemiz gerekiyor. Çünkü merak bir alışkanlık ve bu alışkanlığın gelişmesi için beslenmesi şart.

Tasarımcı Charles Eames “Bilgi çağının ardından, tercihler çağı gelecek.” diyor.

Sizce de Aristoteles’in “Bilgi edinme arzusu” olarak adlandırdığı kavramla aranızdaki ilişkiyi yeniden gözden geçirme -meraklı olmayı seçme- vaktiniz gelmedi mi?

Gelecek meraklı olmayı tercih edenlerindir.

Ünlü yönetmen James Cameron: Before Avatar…a curious boy  TED konuşmasını İzlemek ister misiniz?

Günümüz gençleri bizlerden çok farklı… Çok duyarlılar…

öğrenenlerkahvesi1

Birbirine inanan, destekleyen ve güvenen bir okul toplumu olmamız en güçlü yanımız.

Öğrenenler Kahvesinde bu kez Adapazarı ENKA Lisesi Okul Müdürü Hüsnü Yılmaz’la bir araya geldik. Hüsnü Yılmaz’la sohbetimizin odağında teknoloji, zamane gençleri, öğretmenlik ve liderlik vardı.

 Sevgili Hüsnü Yılmaz merhaba… Öncelikle şunu sormak istiyorum: Son birkaç yıl nasıl geçti? Bu soruyu özellikle, okulunuzun teknoloji konusundaki yoğun çalışmaları perspektifinde sormak istiyorum.

Teknolojiyi eğitime nasıl entegre ederiz sorusuna yönelik bir araştırma yaptık. IB Programlarına ilişkin çalışmalarımız henüz çok netlik kazanmamıştı. Teknolojiye yönelik çalışmalarımız ön planlaydı. Ancak bu süreçler okullarda biraz zor ilerliyor. Konunun maddi boyutu, veliye aktarılması, okulun kendisini ve öğrenciyi yeniliğe hazırlaması zaman alıyor. Biz ilk olarak Vakıf’la görüştük ve hemen sonrasında, yapılanma sürecinde çok hızlı hareket ettik. Şu anda okulumuzda eğitimde Apple kullanıyoruz. Tabii bunun yanı sıra okulda öğretmen eğitimlerimiz oldu. Bir yandan veliye okulumuzdaki yeniliği anlatırken öğrencilerde de dijital vatandaşlık kavramını yerleştirmeye çalıştık. Çünkü teknolojik girişimler sadece aracı alıp “Bunu kullanın” demekten ibaret değil. Konunun bir de mutfak kısmı var; öğretmenin hazırlık yaptığı ve onu sunduğu, öğrencinin bu sürece doğru kullanım teknikleri ile entegre olduğu, velinin tepkisine yanıt verdiğiniz bir süreçten söz ediyoruz.

Kısa süre önce bir anket yaptık. Veliler hâlâ tablet bu kadar çok girmeliydi mi hayatımıza sorusunu yöneltiyorlar. Veliler yadırgasa da öğrencilerin alıştığını gözlemliyoruz. Bu anlamda süreci olumlu görüyorum.

“Sürekli ışığı açık ekranlarla dolaşıyorsak bu işte bir yanlışlık var demektir”

 En hızlı alışan kim oldu? Öğretmen, öğrenci, veli?..

Kesinlikle öğrenciler… Bu sürece ilk başladığımızda toplantıda şunları konuşmuştuk: Çocuklar oyun oynayacaklar, müzik dinleyecekler, kendi aralarında yazışacaklar, birbirlerinin fotoğraflarını çekecekler. Peki, biz onlarla nasıl mücadele edeceğiz? Bir sene boyunca bunları tartıştık. İlk sene çocuklar tabletleri ellerinden düşürmediler. Teknolojiyi kullanmayı öğrenmemiz gerektiğine inandık. Sürekli ışığı açık ekranlarla dolaşıyorsak bu işte bir yanlışlık var demektir.

Çok uzun yıllardır bu mesleğin içindesin. Kaç yıl oldu?

Mesleğe 1995 yılında başladım.

 Mesleğe nerede, nasıl başladığından ve Adapazarı ENKA’yla yolunun nasıl kesiştiğinden söz eder misin…

1995 yılında Hacettepe Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünü bitirdikten sonra ne yaparım diye düşündüm. O dönemde Marmara Üniversitesinde Yüksek Lisansa başlamıştım. Aslında Ankara’dan ayrılmak gibi bir niyetim yoktu. Ailem İstanbul’da yaşıyordu ancak İstanbul’daki kargaşa beni cezbetmedi. Birkaç arkadaşım Adapazarı’nda dershaneciliğe başlamıştı. O dönemlerde öğretmenler için dershane son derece cazipti. Bir derste ne kadar çok soru çözersen o kadar iyi öğretmen oluyordun. İmaj, algı buydu. Ancak orada şöyle bir rutin bekliyordu bizleri: Matematik öğretmenisin; 1 sene ders anlatıyorsun, 300-400 öğrenci ile temasın oluyor sonra onları sınava sokuyorsun. Sonra aynı döngü tekrar başlıyor. Bu durum belli bir süre sonra rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor. Hep aynı matematik sorusunu, hep aynı geometri sorusunu çözüyorsun. Hani diyoruz ya çocuklar teknolojiyle hayattan kopuyorlar diye dershane öğretmeni de aynı şekilde belli bir dönem sonra hayattan kopuyor. Ders ve etütlerle birlikte 30-35 saati bulan bir çalışma temposu, ders sonrası öğrencilerin soruları… Çok zor bir tempoydu.

“Dershaneler, çocuğun spor ve sanatla geçireceği zamanı çalıyordu”

 Peki, dershane deneyimi sana ne kazandırdı?

Öncelikle bir eğitimci olarak şunu gördüm: Ben aslında okula giden çocuğun, okul dışında kendine ayırabileceği zamanı çalıyordum dershane öğretmeni olarak. Çocuk, cumartesi-pazar tüm gününü dershanede geçiriyordu, çok güzel yaşayabileceği zaman dilimlerini ben ondan alıyordum. Herhangi bir sporla uğraşamıyor, sanatla ilgilenemiyor, kendini geliştiremiyordu. Biz sadece soru çözmeye çalışan makineler yetiştiriyorduk. Dershanenin içindeyken bu durumu çok fark edememiştim. Bunu daha çok okul eğitimcisi olduktan sonra anladım. Okulda çalışmaya başladıktan sonraki dönemde üniversitedeki hocalarla farklı ortamlarda bir araya geldiğimde, onların aradıklarının aslında sadece soru çözen çocuklar olmadığını gördüm.

 Orada bir yol ayrımımı oldu?

Zor bir karardı. Hem kendi üzerimdeki baskı -aynı şeyleri yapmak, o rutinin içinde kaybolma endişesi- hem de yetiştirdiğimiz çocukların hayatlarında yanlış bir şey yaptığımı fark etmem, beni epeyce zorladı. O sırada ’99 depremi oldu. Depremden sonra öğretmenliği bıraktım ve askere gittim. Orada düşünme fırsatı buldum. 2001 yılında askerden döndüğümde önümde seçenekler vardı. Bunlardan biri de Adapazarı ENKA’da çalışmaktı. Başvurumu yaptım ve 2002 yılından bu yana buradayım. Buradaki görevime Matematik Öğretmeni olarak başladım sonra Ölçme-Değerlendirme Birimini kurduk ve sonrasında da Ortaokul Müdür Yardımcısı oldum.

 O süreç nasıl oldu?

Hiç böyle bir hedefim yoktu aslında. Olaylar böyle gelişti. Önce Ortaokul Müdür Yardımcısı ardından da Lise Müdürü oldum.

“Biz hep, süreçlere dâhil olan, karar veren bir okul toplumu olmak istedik”

 Öğretmenlikten Okul Müdürlüğüne geçiş sürecinin, senin ve okul açısından yansıması nasıl oldu?

Aslında her sürece çok kolay adapte oldum. Adapazarı ENKA’da göreviniz ne olursa olsun diğer insanlarla kurduğunuz iletişim son derece önem taşıyor. Matematik Öğretmeni de olabilirsiniz, Müdür de… Ya da Danışmadaki bir çalışan da… Ne olursanız olun, herkesle aynı düzeyde iletişim kurmanız gerekiyor. Bu nedenle okuldaki statü farklılığının, hayatımı değiştirdiğini düşünmüyorum. Adaptasyon sürecim çok kolay oldu. Sağ olsunlar arkadaşlarım da hep destek oldular. Ortaokul Müdür Yardımcılığı dönemimdeki hedefimiz IB Programlarını hayata geçirmek yönündeydi.

IB Programı hangi açıdan ilginizi çekti? Okulun felsefesi ve  vizyonuyla örtüşen neydi?

Öncelikle öğrenci merkezli olması… Biz hep, süreçlere dâhil olan, karar veren bir okul toplumu olmak istedik. Projeler, portfolyo çalışmaları eğitim programımızda hep yer aldı. Şu anda MYP aday okuluyuz. 1 sene sonra MYP okulu olacağız. IB Programında özellikle öğrencinin düşünen, araştıran, öğrenen profillerini kullanıyoruz.

IB’nin “Öğrenen Profili” açısından baktığımızda sen kendini nerede görüyorsun?

Duyarlı.

 Biraz açar mısın?

“Öğrenen Profili” aslında öğrenciye kazandırılması gereken özellikleri içeriyor. Ancak ben bu özelliklerin sadece öğrenciyi değil okul toplumunu da kapsadığına inanıyorum. Aklımda hep neredeyiz, ne yapıyoruz soruları yer alıyor. Bu açıdan baktığımda, duyarlı olmak için çaba sarf ettiğimi hissediyorum. Kısacası, IB profillerinin temelinin duyarlı olmaya dayandığına inanıyorum.

Sözünü ettiğin duyarlılığı okul toplumu içerisinde en yoğun iletişimde bulunduğun öğretmenlere nasıl yansıtıyorsun?

Öncelikle şuna inanıyorum: İnsanlar bana ya bir teklifte, talepte bulunmak ya da yaşadıkları bir sorunu aktarmak ve onları dinlemem için geliyorlar. Öncelikle onları sadece dinliyorum ve yaşadıkları duruma, duruşlarına saygı gösteriyorum.

“Bazen sadece dinlemek yeterli olabiliyor”

 Sadece dinlemek yeterli oluyor mu?

Evet. Sadece dinlemek ve karşımdaki kişiye bu sorunu nasıl çözebileceği ile ilgili sorular sormak yeterli olabiliyor. Ama hiçbir zaman müdahale etmeyi tercih etmiyorum. Çünkü sorunu kişinin kendisinin yaşadığını, sorunu düzeltmek istiyorsa benim orada olmamın gerekli olmadığını düşünüyorum. Ben sadece olanları dinleyebilir, ilişkileri tekrar düzenlemeleri, uzlaşabilmeleri için belki ufak tefek önerilerde bulunabilirim.

Lisede Okul Müdürü olmak senin açından ne ifade ediyor? Öğrenci profili lisede daha farklı…

Benim açımdan çok kolay oldu. O dönemde ortaokul ve lise öğrencileri aynı binadaydı ve ben Ölçme-Değerlendirme Biriminde olduğum için lisede de derslere giriyordum. Dolayısıyla sınavlar, lise öğrencileri bana yabancı değildi. Lise Müdürlüğü teklif edildiğinde, lisedeki öğrenciler benimle ortaokulda beraber olan öğrencilerdi.  O yüzden yeni bir yere, yeni bir öğrenci grubuna gitmedim. Yeni insanlarla çalışmadım. Bir bakıma yumuşak bir geçiş oldu.  Başka bir okulda bu kadar kolay olmayabilirdi bu geçiş.

“Biz doktor değiliz. Ameliyat etmemiz, müdahale etmemiz gereken acil hastalarımız yok”

 Okul Müdürlüğünde 8 yılda ne aşamalardan geçtiğini düşünüyorsun?

O dönemlerde eğitim camiasında işteki başlangıç süreci için hep şu söylenirdi: Bir yere alışmak için en azından 3 yıl geçmesi gerekir. 3 yıl geçtikten sonra ancak sen ayaklarının üzerinde tam olarak durabilirsin. Kendi adıma bu geçişi çok yumuşak yaşadığım için ayaklarımın hep yere basılı olduğunu zannediyordum. Fakat 3-4 yıl geçtikten sonra ayaklarımın gerçekten yere bastığını hissettim. O zaman da hep şunu düşünüyordum: Okul Müdürü olarak herkesin sorununu çözmem gerekiyor. Herkesin duygusuna hitap etmeliyim. Tek derdim buydu. Birinin yüzünü asık görsem bu bana dert oluyordu. Zaman geçti ve bir baktım ki hiç kimsenin duygusunu yönetemem ya da herkesin duygusunu o gün düzeltemem; benim böyle bir misyonum yok. Ondan sonra biraz sakinleştim.  Kendi kendime “Bir dakika!” dedim. Çeşitli nedenlerden dolayı birkaç kişi mutsuz olabilir. Ben de mutsuz dolaşıyorum bazen. Bu sorun değil ve sonra bu yönde kendimi frenledim. Bir de kendimi şöyle şanslı hissediyorum: Okul Müdürlüğüne başladığım dönemde, Rehberlik Bölümüyle ve dışarıdan bize destek için gelen psikologlarla, psikoterapistlerle çok uzun zaman geçirdim ve onlardan çok şey öğrendim, özellikle insanla ilgili… Bunlardan hiçbir zaman unutmadığım ve herkese salık verdiğim birini paylaşmak isterim: Biz doktor değiliz. Ameliyat etmemiz, müdahale etmemiz gereken acil hastalarımız yok bizim. Eğitim uzun bir süreçtir. Bazen birşeye hemen müdahale etmeyip beklemek, o yaranın iyileşmesi için daha önemlidir.

Tıp eğitiminde öğrencilere öğretilen ana kurallardan biri olan ”ilk olarak zarar vermemek-primum non nocere” ye benziyor bana onu hatırlattı.

Evet, bazen müdahale etmemek gerekiyor. Eskiden hemen her şeye müdahale etmekle ilgili aceleciliğim vardı. Aslında her şeyi duyuyorum, biliyorum. Haberler bir şekilde geliyor. Ancak yine de hiçbir şeye hemen müdahale etmiyorum. Kişinin gelip anlatmasını bekliyorum. Olayın tansiyonu yüksekse hemen dinlemiyorum. Başka bir zaman için randevu veriyorum.

Böyle bir bakış açısı ve yaklaşım okuldaki süreçleri nasıl etkiliyor?

Okuldaki tansiyonu, gerginliği düşürdüğünü söyleyebilirim. İnsanlar bazen sadece derdini, sorununu anlatmayı, karşısındaki kişinin kendisini dinlemesini ve söylediği şey hakkında konuşulmasını istiyor.

 “Spor yaparak kendime zaman ayırıyorum”

Sen kendi tansiyonunu düşürmek için ne yapıyorsun?

Ben zaten tansiyon hastasıyım. Uzun zamandır, spor yaparak kendime zaman ayırıyorum. Haftanın 6 günü mutlaka spor yapıyorum. Bisiklete biniyorum, yürüyorum ya da tenis oynuyorum. Her akşam mutlaka kendimi şarj ediyorum. Genelde oğlum uyuduktan sonra hemen dışarı çıkıyorum.

 Bir Okul Lideri olarak kendini şarj etmenin değeri, önemi, anlamı nedir?

Okul Lideri olarak şunu yapabilirsiniz: Bütün mesainizi okulda geçirebilirsiniz, ertesi gün Müdür Yardımcısıyla toplantı yapabilir, bir proje üzerinde öğretmenlerle çalışabilir, bir gün Rehberlik çalışmasına katılabilir, her hafta sonu eğitime gidebilirsiniz. Bu bir süre sonra Okul Yöneticisine gerginlik ve yorgunluk yaratabilir. Şunu unutmamamız gerekir ki okul içinde 235 öğrenciye her sabah güler yüz göstermeliyim. Belki yılda üç kez okula gelen veli, beni güler yüzle görmeli. Personelimin motivasyonunu düşürmemek için benim akşam dinlenmem gerekiyorsa dinlenmeliyim. Çünkü ben bu görev için buradayım. Burada insanlarla sağlıklı bir iletişim içerisinde olmalıyım. Ben; öğretmen, öğrenci ve veliye karşı bir performans sanatçısıyım. Rol yaparak değil, gerçek anlamda hayatında içinde…

“Ekiple yürüyeceğiniz yolu baştan çok iyi tayin etmeniz gerekiyor ama birlikte”

Liderliği nasıl tanımlıyorsun?

“Lider olunmaz doğulur.” sözü çok tartışılıyor son zamanlarda. Ben ise şöyle bir sisteme inanıyorum: Eğitimde ya da başka bir sektörde olun, öncelikle çok güzel bir ekip kurmanız gerekiyor. O ekiple; yürüyeceğiniz yolu baştan çok iyi tayin etmeniz gerekiyor ama birlikte, tek başına değil. O yol içerisinde yürürken de, çözülmesi gereken sorunları, aşılması gereken engelleri veya daha da ileri gitmeyi; yine o ekiple süreç içerisinde çok iyi değerlendirip, birlikte karar vermek gerekiyor. Lider, o ekibi ayakta tutan kişi sadece…

 O liderin olmazsa olmaz özelliği nedir?

Liderin ekibine inanması ve güvenmesi gerekiyor. Çünkü yol, çok uzun.

Mesleki gelişim senin için ne ifade ediyor?

Eğitim Fakültesinden Matematik Öğretmeni olarak mezun oldum. Öğretmenlik deneyimim, bu yolda yürürken gelişti. Gelişmesindeki en önemli etkenlerden bir tanesi de çeşitli konferanslara katılmak ve diğer eğitimcilerle sürekli iletişim halinde olmaktı. İyi bir eğitmen olabilmek için eğitimdeki tecrübeleri paylaşmak gerektiğine inanıyorum. Herkesten mutlaka bir şeyler öğreniyorsunuz. Bazen çok kötü bir konferansa gidip birbirimizden yeni şeyler öğreniyoruz.

Bunların içinde seni hem mesleki hem de kişisel anlamda dönüştürdüğüne inandığın neler var?

Son zamanlarda eğitim teknolojileriyle ilgili organizasyonlar çok şey kazandırdı bana. Uzun zamandır katılamasam da “Eğitimde İyi Örnekler Konferansı” ve “Sonbahar Öğretmenler Sempozyumu”nun mesleki deneyimime çok katkısı olduğunu belirtmeliyim. Her ikisindeki çalıştay grupları beni çok etkilemiştir.

 “İnsanları dinleme becerimin artması beni daha iyi bir yönetici yaptı”

 Peki okul yöneticisi olarak seni yöneticilik anlamında besleyen ne oldu?

Aldığım Koçluk eğitimi yönetici olarak birçok şeyin farkına varmamı sağladı. Özellikle “dinlemeyi” öğrendim. Koçluk eğitimiyle insanları dinlemekle ilgili becerimin artması bana çok şey kattı diyebilirim. Çünkü bazen sadece dinlemek yeterli oluyor.

Bireysel Koçluk veya Koçluk eğitimi elzem bir şey midir?

Kesinlikle. İnsanları dinlemekle ilgili becerilerimin artmasının beni daha iyi bir yönetici yaptığına inanıyorum.

Hayat boyu öğrenmeye nasıl bakıyorsun?  

En büyük korkum öğrenmekten vazgeçmek. Bir yerlere gitmediğim zaman öğrencilikten kopuyor muyum diye kendimi sorguluyorum. Çünkü öğrenciliği bırakırsam bir süre sonra yerimde duracağımı, belli bir süre sonra da geriye gideceğimi biliyorum. Bu da meslek hayatımın sonu demek. Sürekli kendime öğrenecek, yapacak bir şeyler buluyorum. Son dönemde yabancı dil öğreniyorum. Ayrıca tenis öğrenmeye başladım.  Bir ara scuba diving yaptım.

Hobilerinin sana ne gibi katkısı olduğunu düşünüyorsun?

Her şeyden önce öğrenme sürecini yaşıyorsun. Öğrenme sürecinin aslında ne kadar sıkıntılı olduğunu görüyorsun ya da ne kadar zevkli… Bu bilgiyi meslek hayatıma katabiliyorum. Öğrenme sürecinde yaşadığım bir sorunu okulda öğrencilerimizin yaşamaması için neler yapabileceğimizi tartışıyoruz.

Okumaya vakit ayırdığını biliyorum. Başka nelerden besleniyorsun?

Sık sık tiyatroya gitmeye çalışıyorum. Vakit buldukça sinemaya ya da konserlere…

 “Kaydetmek çok ama çok önemli”

 Çemberin dışındaki yerlere gitmek, gözlemlemek, belki de sadece dinlemek sana neler kattı?

Gözlemci olmak da geliştirilebiliyor. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanların arasındaki ilişkiler, herkes bir şey öğretiyor aslında… Ve en önemlisi sonrasında bunu planlı

yapmayı öğreniyorsunuz. Şimdi çok fotoğraf çekiyorum, küçük notlar alıyorum. Kaydetmek çok ama çok önemli.

Bunca yıllık tecrübelerinde neleri kaydettin?

Öncelikle şunu öğrendim: Bir okul yapısı oluşturmak, insanların mutlu olabileceği ve kendilerini ait hissedebilecekleri ortamlar yaratmak çok önemli. Okulda çok uzun zaman geçiriyoruz. Yöneticiler, öğrenciler, öğretmenler, çalışanlar burada mutlu olurlarsa çok daha verimli olabilirler. Ben iyi şeyleri yakalarım, bu bakış açısı hayatıma hep kazanımlar getirdi.

 

“Günümüz gençleri bizlerden çok farklı… Çok duyarlılar…”

 Bu zamanın ruhunda toplumsal sorumluluk var. Bu açıdan baktığın zaman zamane gençlerini nasıl buluyorsun?

hüsniyılmazOnların bizlerden çok farklı olduğunu düşünüyorum. Bir kere çok duyarlılar. Teknolojiyi çok iyi kullanıyorlar. Birlikte çok güzel çalışıyorlar, çok yaratıcılar. Hedeflerini çok iyi belirliyorlar. Bizlerin çok yakın hedefleri vardı, uzun vadeli hedeflerimiz yoktu. Az önce paylaştım ben kayıt almanın önemini geç yaşta öğrendim. Gençler ise görüşmelerimizde herhangi bir paylaşımda bulunacaklarsa bana kayıtlarıyla geliyorlar.

 Bugünden sonrası için hedeflerin neler?

Şu andaki gündemimiz teknolojinin okulda çok daha iyi kullanılması. Ayrıca MYP adaylık sürecini başarılı bir şekilde sonlandırmayı ve akredite olmayı hedefliyoruz. Bir sonraki hedefimiz ise bir IB okulu olmak…

IB okulu olmanız açısından Adapazarı ENKA’nın en güçlü tarafı nedir? 

Birbirine inanan, destekleyen ve güvenen bir okul toplumu olmamız en güçlü yanımız.

Paylaşmak istediğin başka bir şey var mı?

Çok teşekkür ederim. Çok keyifliydi nasıl geçti anlamadım.

Öğrenilmiş İyimserlik

‘’İyimserliğin kaynağı hem kendimizde, hem de toplumdadır’’ Marcus Seneca

 İyi ve başarılı bir yaşam için iyimserlik şarttır. Siz de iyimser olabilirsiniz bakış açısıyla yazılan ‘’Öğrenilmiş İyimserlik’’ği haftanın kitabı olarak seçmemim nedeni iyimser bakış açısına sahip olmanın bu zamanın en değerli şeyi olduğunu düşünmem. ‘’Öğrenilmiş İyimserlik’’ kitabının yazarı Dr. Martin E.P. Seligman, pozitif psikolojinin kurucusu ve  Pennsylvania Üniversitesinde psikoloji profesörü. Uzun yıllar öğrenilmiş çaresizlik kuramı üzerinde çalışan Seligman, bu kitabında depresyonun, başarısızlık ve kayıp konusunda kötümser düşünmekten kaynaklandığını açıklıyor ve  ‘’Başarısız olduğumuzda daha iyimser düşünmeyi öğrenmek, bize depresyonu bertaraf etmemiz için kalıcı bir başarı kazandırır. Ayrıca daha başarılı ve daha sağlıklı olmamıza yardım edebili’’ görüşünü savunuyor.

 Kitapta,  söz edilen körü körüne bir iyimserlik değil, esnek gözleri açık bir iyimserlik. HYB Yayıncılıktan Semra Kunt Akbaş’ın çevirisiyle çıkan kitapta, Seligman kişisel yaşamından ve birlikte çalıştığı gruplardan anekdotlara, hikâyelere ve çok sayıda yapılan araştırma sonuçlarına yer vermiş.  Bu da kitabı okumayı kolaylaştırıyor.

Dr. Martin Seligman eğer isterseniz, doğal olarak olumsuz ve kötümser olma eğilimlerinin üstesinden gelinebileceğini ve insanların onun önerilerine uyup daha iyimser olmayı öğrenerek çok çeşitli etkinliklerde başarılı olma şanslarını artırabileceklerini öne sürüyor.  Öğrenilmiş iyimserliği bir işi başarmanın mutlaka bir yolunun olduğuna inanmak, yaşanan başarısızlığı geçici bir durum olarak görmek ve sorunlara çözüm geliştirmek için hamle üzerine hamle yapmak üzerine kurulu bir zihin durumu olarak tarif ediyor.

Kitaptan not aldığım dikkat çekici cümleler

  • Öğrenilmiş iyimserliğin depresyon dalgasını toplumsal bir ölçekte durduracağına inanmıyorum. İyimserlik, yalnızca bilgeliğin yararlı bir yardımcısıdır. Kendi başına anlam sunamaz. İyimserlik, bireyin kendine koyduğu hedeflere ulaşmasına yardım edecek bir araçtır yalnızca. Anlamın ya da boşluğun bulunduğu yer, hedef seçimidir.
  • Öğrenilmiş iyimserlik ortak değerlere yenilenmiş bir bağlılıkla bir araya geldiğinde, depresyon salgını ve anlamsızlık son bulabilir.
  • Yaşamın hepimize gösterdiği aksaklıkları yaşadığınızda kendinize söylediğiniz yıkıcı şeyleri değiştirmek, iyimserliğin merkezindeki beceridir.
  • Gerçekçi olmakla kötümser olmak aynı şey değildir. 
  • İyimserlik sadece ‘bardağın yarısı dolu’ demek değil; engellerimiz ve zaferlerimizi nasıl değerlendirdiğimizle ilgili.
  • Hepimiz kötümserlik ve iyimserlik eğilimlerine sahibiz. Kötümserlikten uzaklaşıp hayata iyimser gözlerle bakmak istiyorsanız hayatı kontrol etmek yerine düşüncelerinizi kontrol etmelisiniz.
  • İyimser ya da kötümser olma kararı, yetkinlik hissimizi ve cesaretimizi doğrudan etkiler. Sonuçlara dair öngörüleri olumsuz olan insanların bir risk alma, işe girişme olasılığı da çok az; oysa iyimser insanların hem işte hem de yaşamda daha gözü pek oldukları bir gerçek.

 Nasıl daha iyimser olabiliriz? sorusuna doyurucu yanıtlar veren, kötümserlikten iyimserliğe geçiş yapmak o kadar da zor değil diyen Dr. Martin Seligman,  kitabında adım adım yaklaşmanın ipuçlarını veriyor.

Okuması keyifli ve ufuk açısı bu kitapta yer alan 5 adımlı bir alıştırma.

 Kötümserlikten iyimserliğe doğru 5 adım

İç sesimizi ve düşüncelerimizi kontrol etmeye alışmak adına bir egzersiz. Bu egzersiz 5 adımdan oluşuyor.

  1. Olumsuz durumun ne olduğunu yazın
  2. Olumsuzluk karşısındaki düşünce ve inançlarınızı yazın
  3. Sonuçları yazın
  4. İnançlarınızı gözden geçirin ve tepkinizi nasıl etkilediğini değerlendirin
  5. Kötümser düşünceleri kafanızdan atmaya odaklanın

 

İyimserliği alışkanlığa dönüştürmek isteyenler bu kitap sizin için

öğrenilmişiyimserlik

 

 

Bu yazım 21.01.2016’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Sade

Sade kavramı, zihnimizde acaba nasıl bir çağrışım uyandırıyor? Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir” demiş, Leonardo da Vinci. Sadelik bir bakış açısı. Bu bakış açısına bir kez sahip olundu mu da hayatın tüm alanlarına ister istemez sızıyor.

Hayatlarını sadeleştirmek isteyen ama nereden başlayacaklarını bilemeyenler için tam da yeni yıl öncesi ilham kaynağı olabilecek bir kitap olarak Sade karşımıza çıkıyor.

Günümüz dünyası artık daha hızlı. Çok fazla eşya, çok fazla seçenek var. Sahip olunan çok az zaman nedeniyle de baskı hissediliyor. Endişeleniyor, sorunlar yaşanıyor. Haftanın kitabı olarak seçtiğim  Sade kitabı  hayatı sadeleştirmeyi öneriyor; daha az endişelenmeyi ve hayatı sadeleştirmeyi odağına almış.

Begüm Başoğlu ve Ege Erim’in birlikte yazdıkları ‘’Sade’’ kitabı deneyimlerden yola çıkılarak yazılmış bir kitap özelliği taşıyor. Bir rehber niteliğinde adeta. Okuyanus yayınlarından çıkan kitabın hikâyesi ise şöyle; Begüm Başoğlu ve Ege Erim bir gün hayatlarındaki fazlalıkları attıkça daha mutlu olduklarını keşfederler. Giymedikleri giysileri tutmayıp, kullanmadıkları eşyalarına vedalaşmışlar. Her programa dahil olmaktan vazgeçerken, sade yaşamı tercih etmişler. Bundan yola çıkarak tüm bu süreçte yaşadıklarını kitaplaştırmışlar.

Begüm Başoğlu ve Ege Erim kitaplarında, kalabalıkta bile kendimizi bulamadığımız zamanlardan geçerken azalınca çoğalmanın sadeleştikçe özgürleşmenin önemini vurgulamışlar.

 Sade kavramını ise şöyle tarif ediyorlar; içinde daha az eşya, daha fazla deneyim olan, daha hafif, sınırlarını kendinizin belirlediği dolu dolu bir yaşam.

Arzuları kışkırtan bunca nesne sana göz kırparken insanın “sade bir yaşam” sürdürmesi o kadar kolay mı? Pek kolay değil. Zira alışkanlıkları değiştirmek hemen olmuyor. Bir süreç gerektiriyor. Bu süreçte sadenin gücünden yararlanmalıyız. Bu güçten yararlanmanın ilk adımı ise vazgeçme cesareti. ‘’Vazgeçme, bizden herhangi bir şey eksiltmez ama bize bir şey verir sadeliğin tüketilmez gücünü’’ der M.Heidegger. Sadelik tüketilmez güçtür. Bu gücü yaşamlarında kullanan yazarlar,  farkındalıklarını ve sonuçlarını aktarmışlar Sade kitabında.

Bir tutam “sadelik” lütfen
Sade kitabında, gardıropu, evi, ilişkileri, parayı, iş hayatını ve teknolojiyi sadeleştirmek neden gereklidir? sorusuna yanıtı verilirken aynı zamanda sadeleşme yolunda atılacak adımlarda paylaşılıyor. Denemeye değer adımlar.

Tüketim hastalığının kol gezdiği günümüzde önce aklımızı sadeleştirerek bir adım atmaya başlamak en doğrusu olsa gerek.

2016 yılı hedefi olarak kendine yaşamının her alanında sadeleşmeyi koyanlar bu kitap sizin için…

sade

 

Bu yazım 31.12.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Sevdiğiniz şeylere zaman ayırın

İnsan hayatında yaşanan en güzel anlar, kişinin zor ve önemli bir şeyi başarmak için gönüllü çaba sarf edip bedensel ve zihinsel olarak kendisini en üst noktaya kadar zorladığı anlardır. Peki bu güzel anları ne kadar yaşıyorsunuz. ”Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde” diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ”kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.” Telaş hayatı, daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir. Eksilmek ise bu zamanın insanının en derin mutsuzluluğu. Yavaşlamak ise tek çare. Çünkü yavaşladığınızda ancak sevdiğiniz şeylere zaman ayırabileceksiniz.

İşte bu anlarda kendinize şu soruyu sormayı ihmal etmeyin. ”İçinizden gelen sese kulak verdiğinizde hayatta ne yapmak isterdiniz”?

Hayatın telaşesi içinde unuttuğumuz şeyleri hatırlatan, sımsıcak bir kısa animasyonla baş başa bırakıyorum.

Kalbinizin erimesini engellemek için soğuk bir yerde izlemenizi öneririz.

Değişen Be(y)nim

‘’Ormanda işitecek kimse bulunmadığında bir ağaç devrilse acaba ‘ses’ çıkar mı?’’ Evet çıkar ya da çıkmaz diyenler, yanıtı Değişen Be(y)nim kitabında bulacaksınız. Sadece yanıtı mı? Hayır. Hayat denen macerada bize eşlik eden yegane parçamız beynimize dair pek bilgiyi de.

Beyin ve sinirbilimlerinin çok önemli olduğu bir çağda yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki yeni bir araştırmayla karşılaşmayalım. Aynı zamanda çok sayıda kitap yayınlandı. Bir  çoğunu da okuma fırsatı yakaladım. Ki bu zamanda ister eğitimci, ister mühendis, ister yönetici, ister anne-baba, ister öğrenci ne olursanız olun fark etmiyor mutlaka sahip olduğumuz beynin işleyişini bilmek, anlamak çok önem taşıyor.

Değişen Be(y)nim kitabının yazarı Sinan Canan bir sinirbilimci olarak, beyin hakkında hemen herkesin bilmesi gerektiğini düşündüğü işe yarar bilgileri [n]beyin adı altında konuşmalar, seminerleriyle birçok farklı platformda yıllardır paylaşıyor. Tuti Kitap’dan kasım ayında çıkan bu kitabında ise tüm o paylaşımları bir araya getirmiş.

Öğrendiklerini, deneyimlerini meraklısıyla paylaşmayı en büyük keyfi olarak tanımlayan yazar hakikaten de kitabına da bu samimiyeti yansıtmış. Her bir sayfada Haa diyorsunuz istisnasız.

Sinan Canan; Değişen Bey(y)nim’le, beyine dair aklımıza gelebilecek birçok soruyu sinirbilimlerinin ışığında basit ve sade anlatımıyla sohbet tadında ele almış.  Kitapta paylaşılan beynimizi daha yararlı kullanmanın yollarını ise hepimiz şiar edinmeliyiz.

Beynimizin plastisite özelliğinden dolayı her an yeni şeyler öğrenmenin aslında hayatımızı, hayallerimiz üzerindeki dönüştürücü etkisi olduğu üzerine yazarın paylaştığı bilgiler bana

Yüzyıllar öncesinde Mevlana’nın şu dizelerini hatırlattı.

Dünle beraber gitti cancağızım

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…

Beynimizin dinamik değişebilme ve gelişebilme özelliğinden dolayı hiçbir şey için geç değildir. Her yaşta her şey öğrenilebilir. Yeter ki küçük bir adımla başlama cesareti gösterebilelim. Geriye bakıp keşke dememek, pişmanlık duymamak için bir adım atalım zira beynimiz hazır bekliyor. 100 yaşındaki kadına pişmanlığı sorulunca: “Bu kadar yaşayacağımı bilseydim, 40 yaşında kemana başlardım. Şu an 60 yıldır çalıyor olurdum!’’demiş. Kıssadan hisse yeni şeyler öğrenmek gerekiyor. Her yenilik beynimizi etkiliyor.

Beyninizin gizemli dünyasında eğlenceli bir yolculuk sunan kitapta yer alan başlıklar ise; beyin nedir ne değildir? Beynin  maddi yapısı. Doğuştan gelen reflekslerimiz ve bilgilerimiz. Plastik beyin. Beynin bölümleri ve katmanları. Bağımlılık ve beyin. Duyuların dünyası ve zihnimizin gizli güçleri.

Kitabın son bölümünde yer alan Sinan Canan’ın gitar çalma serüveninin hayatının akışını değiştirmesi üzerine yazdıkları ise ilham verici. Sadece bu hikaye bile beynimize başka bir açıdan bakmamızı sağlıyor.

Bilimsel bilgi okumanın yanında beynimize dair yeni şeyler keşfetmenin hazzını yaşatan Değişen Be(y)nim kitabı tekrar tekrar okumalık.

Hem kendini hem başkalarını gerçekten anlamak isteyenler bu kitap sizin için… Önce anne-babalar ve Öğretmenler lütfen

değişenbeynim

Bu yazım 17.12.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

 

Değer Bazlı Yönetime İnanıyorum…

Değer bazlı yönetimle hiyerarşik yapılanmadaki keskinliği hafifletebilirsiniz

İlkini geçtiğimiz ay sizlerle paylaştığım “Öğrenenler Kahvesi”nin Kasım ayındaki konuğu Bahçeköy Yönder İlkokulu Müdürü Pelin Sağıroğlu oldu.

 Sevgili Pelin Sağıroğlu Öğrenenler Kahvesi’ne hoş geldin. Yeni bir öğretim yılı, yeni bir okul; aslında çok da yeni değil senin için… Daha birkaç yıl öncesine dek çalıştığın bu kuruma bu kez yeni bir pozisyonda, Okul Müdürü olarak geri döndün. Bu durumun sende yarattığı duyguyu paylaşır mısın.

 Son derece keyifli bir şey. Yönder kurulduğunda orada Eğitim Lideri Yardımcısı olarak çalışıyordum. İki yıl o görevi sürdürdükten sonra farklı bir deneyim için ayrıldım. Bir zaman sonra bu kez Eğitim Lideri olarak geri dönmek son derece gurur verici, yeniden birşeyleri yapılandırmak üzere burada olduğum için kendimi iyi hissettiğimi söyleyebilirim.

Eğitim sektöründe öğretmenlikle başlayıp okul liderliğine uzanan yaklaşık 20 yıllık bir deneyimin var. Daha önceki sohbetlerimizden de biliyorum ki sen farklı okul iklimlerinde ve sistemlerinde çalıştın. Onlardan biraz söz eder misin.

Öğretmenliğe devlet okulunda başladım ancak çok kısa süreli bir deneyimdi, 3 yıl çalıştım. Daha sonra şahıs ya da vakıf okulu niteliğinde farklı özel okullarda pek çok deneyimim oldu. Hepsinin kendine ait bir sistemi vardı.

 “Farklı eğitim modelleri eğitimcilere olumlu bir bakış açısı katıyor.”

 Görev yaptığın okulların öğretim programları ve sistemleri de birbirinden farklıydı. Bu farklılıklar sana ne kattı?

Özel sektör deneyimi içerisinde ilk olarak Alman ekolü olan bir okulda görev yaptım. Yine yeni bir yapılanmaydı. Türkiye’de Montessori programını ilk kez uygulayacak olan bir ilkokulun kuruluşunda yer aldım ve orada 4 yıl görev yaptım. Burada Montessori programını öğrenme ve uygulama fırsatı buldum. Daha sonra, Ataşehir’de açılan Yönder’in eğitim kadrosunda yer alarak Uluslararası Bakalorya Programı PYP’yi öğrenme ve uygulama imkanı buldum. Bu süreçte PYP Koordinatörü olarak görev yaptım. Keyifli, çok severek ve inanarak içinde yer aldığım bir sistem oldu PYP. Halen yetkilendirme sürecine ilişkin çalışmalarımız devam ediyor,  şu anda adaylık aşamasındayız. Diğer yandan bir başka eğitim ekolü olan Reggio Emilia üzerine de iki yılı kapsayan bir deneyim edindim. Türkiye’de bu programı ilk kez uygulayacak olan bir okuldu. Reggio Emilia İtalya’da ilkokul, ortaokul hatta liselerde varolan bir sistem ancak kültürel bazı farklılıklardan dolayı ülkemizde daha çok okulöncesinde yaygın olarak kullanılıyor. Kişisel görüşüm Reggio Emilia eğitim programının ülkemiz için çok da uygun olmadığı yönünde. Ancak elbette birbirinden farklı eğitim modelleri, Türk eğitim programına ve biz eğitimcilere olumlu bir bakış açısı katıyor.

Bu sözlerini biraz daha açar mısın. Farklı eğitim modelleri içerisinde yer almak seni kişisel ve mesleki anlamda nasıl geliştirdi?

Alanım kimya olmasına karşın mesleğimin ilk 8 yılında sınıf öğretmenliği yaptım ve bu süreçte Montessori modelini deneyimledim. PYP ve Reggio Emilia ise yöneticilik dönemimde deneyimlediğim programlar odu. Farklı eğitim modellerinin hem akademik çalışmalarıma hem de günlük rutinlerime büyük bir zenginlik kattığını söyleyebilirim. Yöneticilik ve liderlik farklı şeyler. Tüm bu deneyimlerin özellikle liderlik boyutunda olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum.

 “Liderliği dışarıdan yönergelerle yapamazsınız, ekibinize eşlik etmeniz gerekiyor.”

 Peki, liderliği nasıl tanımlıyorsun? Senin için liderlik nedir, neye benziyor?

Liderliğin, bireyleri yönlendirmek veya bir süreci yönetmek olduğunu düşünmüyorum. Liderlik bana göre bireyler için vizyon yaratmayı tanımlıyor. Eğitim sektörü üzerinden söyleyecek olursak öğretmenler için farklı pencereler açmak,  en önde yürüyerek onlar için yolu aydınlatmak, fener tutmak, o yola girmelerini sağlayıp bir anlamda onlara eşlik etmek şeklinde tanımlayabiliriz. Liderliğin dışarıdan yönergelerle yapılamayacağını düşünüyorum, ekibinize eşlik etmeniz gerekiyor. Eşlik etme sürecinde siz ne kadar donanımlı iseniz ekibiniz de bu zenginlikten yararlanabiliyor ve bu diğer yanıyla lideri de güçlendiren bir olgu aslında

Vizyon açmak, öğretmenleri geliştirmek noktasında bir okul lideri olarak senin hayat boyu öğrenmeye bakış açın nedir?

Öğrenme kesinlikle bitmiyor, her gün yaşadığımız canlı bir süreç. Yaşadığımız tüm olumlu ve olumsuz durumlardan çok şey öğreniyoruz. Yaşadıklarımızı doğru değerlendirmek, olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe kapılmadan öğrenmeye devam etmek son derece önemli ve kıymetli…

Hayat boyu öğrenen biri olarak nelerden besleniyorsun?

öğrenenlerkahvesi

Her şeyden, herkesten aslında. Bu bazen birlikte çalıştığın bir arkadaşın, bazen daha alt birimlerde çalışan bir personel olabilir. İkili diyaloglarda karşı tarafın verdiği tepki aslında bir şeylerin farkındalığını, öğrenmeni sağlıyor.

Eğitim Yönetimi ve Denetimi alanında Doktora’ya başlamak nasıl bir yol açtı sana?

Lisans mezuniyetimden yedi yıl sonra yüksek lisansımı yaptım. Sahada görev alıp içeriği deneyimlediğim ve kendime bir yol çizdiğim dönemde yüksek lisansa başladım.  Yüksek lisansı bitirdiğimde sonrasında doktora yapmam gerektiğini biliyordum. Sadece uygun yer ve zamana ihtiyacım vardı. Özel üniversiteler ilk defa Eğitim Yönetimi ve Denetimi alanında Doktora programı açtıklarında hemen başladım. Önceleri bunun için geç kaldığımı düşünüyor ve üzülüyordum ancak şimdi üniversiteyi bitirip hemen yüksek lisans ardından doktora yapmanın doğru olmadığını görüyorum. Üniversitede akademisyen olarak görev yapacaksanız olabilir ancak eğitim sisteminin içerisinde aktif olarak rol alacaksanız saha deneyiminin ardından bu programları tamamlamayı daha doğru buluyorum.

“Yeni bir yapılanmaya geçmek, insanın kendini yeniden düzenlemesi çok kolay değil.”

Doktora yaptığın alan şu anki konumunun akademik altyapısını oluşturuyor. Akademik alanda kendini geliştirmenin okul liderliğine katkısı ne oldu?

Günlük rutinlerde yanındaki insanlardan, meslektaşlarından pek çok şey öğreniyorsun ancak konunun duayenlerinden yeni bilgiler öğrenmek, deneyimlerinle birlikte akademik bir altyapı oluşturmak anlamına geliyor. Bir başka deyişle deneyimleriniz daha anlamlı hale geliyor. Bazen içgüdüsel olarak yaptığımız şeyler var. Dayanağını belki de bilmeden, o güne dek öğrenmiş olduğumuz bilgilerle gerçekleştirdiğimiz ya da gördüklerimiz, duyduklarımızla yol aldığımız durumlar… Bunların hepsinin bir temeli var aslında. Yeni bir yapılanmaya geçmek, insanın kendini yeniden düzenlemesi, forma girmesi çok kolay değil. Ama bu tür dayanaklarla bunu yapmak insanı güçlendiriyor.

 Birçok okul yöneticisinin işinde yaşadığı en büyük sıkıntı yoğunluk. Hatta pek çoğu  “Okuldan ve odamdan bile çıkamıyorum” sözleriyle bunu dile getiriyor. Sen bu yoğunluğun içerisinde kendine nasıl vakit ayırabiliyorsun?

Çok zor… 8 yaşında bir kızım var ve bana ihtiyacı olduğunu biliyorum. Aslında okul yöneticiliği “Çok geç saatlere kadar okulda kaldım ve çalıştım”  demek değil. Eğer gün içerisinde prosedür gereği yapmanız gereken şeyleri yapıyorsanız işiniz bitiyor. Ancak gün içerisinde öğrenci, öğretmen ve veli ile birlikte olduğunuzda prosedürleri yerine getirmek için daha farklı bir zamana ihtiyacınız oluyor: ya sabah çok erken ya da akşam saatleri. Doktora, bu yoğunluğun içinde ayrı bir yer kaplıyor.  Sadece okula gidip gelmek, ders almak yeterli değil. Çok okumam, okuduklarımı yorumlamam ve aktarmam gerekiyor. Zor ama eğer isterseniz kendinizi buna göre düzenleyebilirsiniz. Elbette bazı şeylerden fedakârlık ediyorum. Sosyal hayatım belli dönemlerde bir parça daha pasifize oluyor. Ailemle ilişkilerimde birazcık daha geri planda yer alıyorum. Bu duygusal olarak aslında yorucu bir süreç,  her şeye yetişmeye çalışırken kendinden fedakârlık ediyorsun.

“Hedeflere ulaşmak konusunda ısrarcıyım. Beni mutlu eden, motive eden şey belki de bu aslında. “

Seni bu zorluklara rağmen ayakta tutan nedir?

Bir hedefim var ve bu doğrultuda yol alıyorum. Bu benim hayata bakış açımla alakalı bir şey. Çok eskiden beri hep bir sonraki adımı planlayarak ilerledim. Buna kişilik özelliği diyebiliriz belki. Hedeflere ulaşmak konusunda da biraz ısrarcıyım. Beni mutlu eden, motive eden şey belki de bu aslında.

Ailem, tabii ki çok öncelikli ve önemli. İş benim için bir değer. Amaç ekonomik olarak bir gelir sağlamaksa bu pek çok yerde pek çok şekilde sağlanabilir. Ama ben 20 senedir bu işi yapıyorum ve bu benim için önemli bir değer artık. Hakikaten iyi bir şeyler yapmak üzerine yoğun çaba harcıyorum.

“Değer bazlı yönetim benim için çok önemli” demiştin bir sohbetimizde… Biraz bahseder misin değer bazlı okul yönetimi nedir?

Teorik bir tanım değil elbette. Okul sonuçta bir sistem bir örgüt. Hiyerarşik bir yapılanmanın ve belli sınırların olması gerektiğini düşünüyorum. Bu bizim biraz da kültürümüzle ilgili bir şey. Çünkü sınırları esnetmeye, açmaya, olumsuz kullanmaya biraz meyilli bir toplumuz biz. Değer bazlı yönetim bu hiyerarşik yapılanma içerisinde biraz o keskinliği hafifletmek anlamını taşıyor. Hiçbir zaman yukarıdan emir veren bir yönetici olmadım: Odamda oturayım, birileri gelsin bana bir şeyler sunsun, ben onlara geri dönüt vereyim, sınıfa gireyim öğretmeni denetleyeyim, gözlemleyim… Böyle bir yöneticilik anlayışım, bakış açım olmadı. Birlikte ne yapabiliriz? Benim öğretmenim değil onlar, biz birlikte çalışma arkadaşıyız. Ben böyle görüyorum. Onlardan ne alabilirim, ben onlara ne katabilirim? Bunun derdindeyim.  Benim bu işbirliğinde pozisyonum okul müdürlüğü ama biz birlikte çalışıyoruz.

“Önceliğim okul kültürü oluşturmak, ortak bir dil sağlamak”

 Bu yıl için okuldaki önceliğin nedir?

Öncelikle okul kültürü oluşturmak, ortak bir dil sağlamak ve bunu okul toplumunda yerleştirmek aslında. Çok yeni bir okuluz, ciddi bir kadro değişimi oldu ancak yeni bir okul için bunu avantaj olarak görüyorum, sadece biraz zamana ihtiyacımız var. Başarı hedef odağımızda hep var ama öncelikle öğretmenin okula mutlu gelmesi, okulda mutlu olması gerekiyor; aynı durum çocuklar için de geçerli. Diyoruz ki “Öğrenme, çocuk okulda mutluysa, keyifliyse, merakı devam ediyorsa gerçekleşir. Öğretmen okula mutlu gelirse ondan maksimum verimi alırız.” Okuldaki atmosferi doğru bir şekilde kurgulamak öncelikli hedefim.

 Okullarda, okul liderleri aslında yalnız. İş yoğunlukları ve iç yorgunlukları var. Sen kişisel iç yorgunluğunu giderebilmek için ne yapıyorsun?

Her şeyi tek başıma yapamam. İşi doğru bir şekilde paylaşmak, delege etmek ve güvenmek gerekiyor. O zaman iş yükünüz hafifliyor. Öncelikle Müdür Yardımcılarıma güvenmek zorundayım. Organizasyonu doğru şekillendirerek her şeyi üstlenmemeye çalışıyorum. Kurucularımız Üstün Dökmen ve Süleyman Hecebil’in çok olumlu destekleri var. Onlara çok teşekkür ediyorum.

 Öğretmen eğitimlerimde öğretmenlere naçizane tavsiyem: “Önce siz nefes alın ki nefes verebilesiniz.” Nefes almak için sen neler yapıyorsun?  

Ben seyahati, gezmeyi seviyorum. Kendime küçük havuçlar yaratıyorum. Onlar beni çok rahatlatıyor ve bunu olabildiğince fazla yapmaya çalışıyorum.

 “Sabahları 40 dakika yürüyüş yapıyorum”

 Her sabah Bostancı’dan Bahçeyeköy’e uzun bir seyahat yaptığını biliyorum

Evet, bu yıl yeni başladığım bir şey. Köprü trafiğine girmemek için sabah çok erken kalkıyorum, çünkü stres ve yorgunluk okuldaki süreci zorlaştıracak bir şey. Uykuyla aram çok iyi değil. Erken bir saatte Avrupa yakasına geçiyorum. Sahilde yarım saat, 40 dakika kadar  yürüyüş yapıyorum. Yalnız kalmak, bir kahve içmek, günü değerlendirmek ve orada bırakmak iyi geliyor.

IMG_6970

Hayaller, hayal etmek senin için ne ifade ediyor?

Şu anda görev yaptığım okulun yeni kurulmuş olması beni heyecanlandırıyor. Projelerle okulu daha bilinir hale getirmek güzel bir hayal olarak önümde duruyor.

Biraz önce rutinin çemberin dışına çıkmak dedin. Bu yaz 3 haftalık bir seyahat yaptın. Bu seyahatin sana, mesleki gelişimine katkısı ne oldu?

Senelerdir İngilizce ile ilgili sorun yaşıyordum. Bir klişe olarak “Anlıyorum ama konuşamıyorum” durumu… Bunun için yurt dışına gitmem ve yalnız kalmam gerekiyor diye düşündüm. Günlük rutin içinde yaşadıklarımız bazen fazlaca olağanlaşıyor ve büyük resmi kaçırıyoruz. Daha önce hiç yaşamadığım bir deneyimdi, doğrusu bunun farkında bile değildim. 3 hafta boyunca yalnız kalmak, kendimi dinlemek, yaptıklarımı, yaşantımı gözden geçirmek çok iyi geldi. Bunu daha planlı ve daha sıklıkla yapmak gerektiğine inanıyorum artık.

Teşekkürler Pelin Sağıroğlu.

Bu söyleşiyi bir kahve eşliğinde bu şarkıyı dinleyerek okumanızı tavsiye ederim.

Hobin Kadar Konuş!

hobinkadarkonusHayat bir bütün ve hobilerimiz bu bütünün en değerli parçası. Hobiler, içimizdeki yetenekleri keşfetmek için müthiş bir yolculuk. Özellikle de yaşamda kriz dönemlerini ve değişim fırsatlarını yönetebilmek için. Yaratıcı potansiyeli farkındalıkla ortaya koyabilmek için ise bir hobi sahibi olmak gerekiyor. Böylelikle mutlu ve dengeli biçimde potansiyellerimizi yönetebiliriz.
Bu atölyede bir hobinin nasıl değişim yarattığının hikâyesini dinleyecek ve kadim medeniyetlerden itibaren varolan ‘’Astroloji’’ hakkında bir bakış açısı kazanacaksınız ve tabiî ki 2016 yılında sizleri neler beklediğine dair ipuçları. Tüm yoğunluğunuz içinde nefes alacak bir zaman yaratacaksınız kendinize.
Unutmayın: Nefes alın ki, nefes aldırabilesiniz…

**** Katılımcılara yıldız (doğum) haritaları hediye edilecektir. Seminerde katılımcıların haritaları üzerinden yorumlarla örnekleme yapılacaktır.

Detaylar: https://www.facebook.com/events/1668762083367719/

 

Yol Ayrımındaki Türkiye

Ya Özgürlük Ya Sefalet!

Haftanın kitabı olarak, uzun zamandır twitterdan takip ettiğim, @SelcukRSirin in yeni kitabını paylaşmak istedim. Çünkü zamanın ruhuna uygun bir kitap. Selçuk R.Şirin,  New York Üniversitesi’nde (NYU) öğretim üyesi ve  bir süredir Hürriyet gazetesinde veriye dayalı köşe yazıları yazıyor.

Selçuk R.Şirin’in,  daha  küresel bakış açısıyla yerelde odaklanmamız gereken konulara dem vurduğu Yol Ayrımındaki Türkiye  kitabını beğenerek ve pür dikkat okudum. Kitabın özetini twitterda yazsam yazacağım cümle tam olarak şu olurdu: Özgürlüğün iyimserliği rakamların kötümserliğini yok edecek! İçinden veri, adalet, eğitim, ekonomi, özgürlük geçen kitap.

Doğan Kitap tarafından yayımlanan ve kısa zamanda 5. baskıya ulaşan Yol Ayrımındaki Türkiye  çok hızlı okunuyor ve özellikle de basit, sade anlatımı kitabı daha da değerli kılıyor. Uzun yıllardır yurtdışında yaşayan bir akademisyen Türkçeyi bu kadar iyi kullanarak yazması hayli şaşırtıcı. Malum pek iyi örneklerle karşılaşmadığımızdandır. Kitapta yazar Yeşil Göle’den başlayıp New York’a uzanan kendi hikâyesine de  -ki bence ilham verici- yer vermiş.

Selçuk R.Şirin kitabında sayısal veriler ışığında toplumsal sorular üzerine, siyaset üzerine ve eğitim üzerine düşündürtüyor. Kitapta gündemdeki pek çok konuya yer verilmiş. Kadına şiddet, seçimler, soma faciası, ekonomik krizler, PİSA-TIMSS sınavları, Suriyeli göçmenler, eğitim sistemimiz. Her ne kadar sunulan veriler olumsuz olsa da pozitif ve çözüm odaklı bakış açısı kitabın her satırında iyi hissettiriyor. Etki alanımıza odaklanmanın mutlaka bu değişime olumlu yansıyacağını düşündüm tüm bu verileri okurken.

‘’Eski usul tarımla, turizmle, inşaatla varacağımız yerin sonuna geldik. Buradan öteye gitmek için tarımdan turizme her alanda katma değeri yüksek ekonomiye geçmemiz şart. Bunun yoluda belli temel özgürlüklerde, hukuk sisteminde ve eğitimde reform yapmamız şart. Bu alanlarda reform yapmadan, Türkiye 10 bin dolardan 20 bin dolay seviyesine çıkmayacak’’ diyerek kitabının odağını belirleyen Selçuk R.Şirin  hem sıçramanın nasıl olacağını ve hem de eylemsizliğin faturasını anlatmış. Kitabın alt başlığı ya özgürlük ya sefalet diyerek aslında karar vermenin zamanı geldiğine vurgu yapmış.

Kitapta her bölüm değerli, ancak benim penceremden özellikle altını çizdiklerim ise şu satırlar oldu;

‘’Bilgiye özgürce arttıkça inovasyona dayalı ekonomik çıktı da artıyor. Yaratıcı fikirler, bilginin özgürce dolaştığı ve kolayca erişebildiği ekosistemlerde daha kolay hayat buluyor’’.

 ‘’Adını Koyalım: Kadınlara karşı bir savaş bu! Tüm veriler kadına yönelik savaşa toplumun tüm kesimlerinden erkeklerin katıldığını gösteriyor. O halde yapmamız gereken ilk şey bu mesleyi birkaç ‘’sapığa’’ indirgemekten kaçmaktır. Öfke nöbetiyle ‘’asalım’’ demekle çözüme kavuşturulacak bir mesele yok karşımızda. Her meselede olduğu gibi, bu meselede de kalıcı çözüm duyguyla değil akılla, münferit düzeyde değil sistem düzeyinde mümkün olacaktır. İşte bunun için toplum ısrarcı olmak zorundadır. Felaketten felakaete değil, sürekli olarak bu meselenin takipçisi olmalıdır’’.

 ‘’Eğitimde reform için yedi öneri!Veriye dayalı reform kültürü, herkes için okulöncesi eğitim, öğretmenlik profesyonel bir meslek olmalı, Ankara’nın egemenliğine son!, dezavantajlı öğrenciler için küçük sınıflar, milli STEM seferberliği, Başka bir sınav mümkün’’.

‘’Başarılı olmak için değil ama alanınızda fark yaratabilmek için iyi bir ev ortamı, iyi bir eğitim ortamı yetmiyor. Evvela sizin henüz olmayanı hayal etmeniz ve bu hayal uğruna pek çok şeyi kaybetmeyi göze almanız gerekiyor. Şimdilerde vizyon denilen, olmayanı olur eden düşgücü, her dehanın oluşum sürecindeki en temel motif. Herkesin olmaz, olamaz dediğini yaptıkları için hikayelerinin sonuna bakarak başarılı diyoruz onlara’’

 ‘’Uzun soluklu bir başarı ne doğuştan gelen, ne de çevreden bize sunulan bir mucize değildir. Salt doğuştan birtakım özelliklere sahip olduğunuz ya da salt iyi koşullar size sunulduğu için ortaya çıkmıyor başarı. Çalışmak ve çok çalışmak bir kere şart ama tek başına çalışmak da yetmiyor zira bu bizi en fazla başkalarının (hayallerinin) neferi yapar. Bizim başarımız için kendi hayallerimizin ne olduğu üzerine bolca kafa yormak ve ondan sonra da bize sunulan koşulları olduğu gibi kabul etmek yerine o koşulları da zorlayarak çalışmak ama çok çalışmak gerekiyor. Biraz araştırdığımızda göreceğiz ki her buluşun, keşfin, her başarı hikayesinin ardında çalışkan bir hayalperest var. Bu hayalperestlerin çok çalıştıkları halde aradıklarını bulamayışları ve keşfedeyişleri var.

Veriye dayalı olarak; sistemi, olayları, yaşananları anlamak isteyen ÇALIŞKAN HAYALPERESTLER bu kitap sizin için…

YolAyrımındakiTürkiye

 

 

Bu yazım 20.11.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.