Ana Sayfa Blog Sayfa 13

Masal Terapi

Kendi küçük, gönlü geniş, ruhu derin bir kitabı paylaşıyorum bu hafta: MASAL TERAPİ

Masal bir suya benzer

Yıkanmak için ısıttığın.

Ateşle ten arasında elçilik yapar.

Onları kavuşturur, seni temizler!

Kişisel dönüşümü gerçekleştirme yolculuğunda;  o antenlerimize yıllar yılı takılan yargılar, önyargılar, korkular, kaygılar, endişelerden kurtulmak için temizlenme vakti, malum bahar geldi. Yenilenmek, tazelenmek, yüklerden kurtulmak, hafiflemek, temizlenmek için masalları yanımıza alalım.

Sevgili Özcan Yüksek’in ifade ettiği gibi ‘Dünyayı masallar kurtaracak’’ yeter ki kalbimizi açalım. Yıllar yılı ördüğümüz duvarları yıkıp,  o içimizdeki çocuğa kapıları açalım. O çocuğu yaklaşmak için attığımız her adım aslında kendimizi iyileştirmeye, dönüştürmeye yol açacaktır. Masallar o kilitli kapıların anahtarı. Kaybettiğimiz ve bir yetişkin olduğumuzda artık çok nadiren hatırladığımız bizi biz yapan anahtar.

İşte o anahtarı bulmada ‘’Masal Terapi’’ bir pusula adeta. Bir yol ayırımında mısınız? Kararsızlık mı yaşıyorsunuz? O hep merak ettiğiniz sorunun yanıtını bulmaya mı çalışıyorsunuz?  Mutlaka size bir mesaj veriyor. Nasıl mı?

Önce sizin için önemli bir konuya odaklanıyorsunuz. Sonra kitaptan rastgele bir sayfa açıyorsunuz. Ve okumaya başlıyorsunuz. Karşınıza çıkan masal sizin pusulanız ve size yolunuzu bulmanıza yardım ediyor. Unutmayın, hiç birşey tesadüf değil. Karşınıza çıkan masala dikkat edin ve masaldaki mesajı anlamaya çalışın.

Masal anlatıcısı, eğitmeni ve sanat terapisti Judith Malika Liberman’ın yazdığı kitap Doğan Novus yayıncılıktan, İstem Erdener’in çevirisiyle çıkmış. Yazar, masalların içsesimizle ve birlikte yaşadığımız insanlarla bağlantı kurmamıza yardım ettiğine, dünyayı değiştirmek adına ilham verdiğine inanmakta.

Kitapta dünyanın dört bir yanından gelen, pek çok farklı gelenekten toplanmış masallar yer alıyor.  Her bir masalın sonunda masalın mesajı, seyir defteri (masala dair düşünceleri yazmak için), alıştırmalar ve alıntılara yer verilmiş. Her seferinde bir masal okumayı öneririm.

Masal Terapi kitabında 54 masal var. Egitimpedia takipçileri için kitaptan rastgele bir sayfa  açtım ve kısmetlerine ‘’Dolu Fincan’’ masalı çıktı karşıma. Ve şöyle başlıyor masal…

Yaşlı usta kapısının ısrarla vurulmasıyla sarsılarak derin düşüncelerinden sıyrıldı. Zengin giyimli adam davet beklemeden içeri daldı. Nefes bile almadan genizden gelen yüksek bir sesle kendini tanıttı: ‘’Bilmelisin ki değerli usta, bugün huzuruna gelen bu öğrenci tanınmış ve saygıdeğer bir alimdir’’ diye konuşmaya başladı. ‘’Ben kralın en güvendiği danışmalarından biriyim. Kral bana sormadan parmağını bile kımıldatmaz. Tavsiyelerim ve bilgeliğim elbette başka bir çok güç sahibi kişi tarafından da talep görüyor. Bulunduğum konuma gelmem kolay olmadı. En iyi ustalarla çalıştım, en katı öğretilere uydum ve sürekli kendimi geliştirmeye çabalıyorum. Senin bilgin ve öğretilerin de pek çok kişi tarafından bendenize ısrarla tavsiye edildi, bunun için seni görmeye geldim’’.

Adamın peş peşe makineli tüfek gibi söylediği cümleler arasında kısa bir boşluk yakalayan usta bu davetsiz misafire birlikte bir fincan çay içmeyi teklif etti. Adam başarılarını sıralamaya ve misafiri için çay dolduran ustaya teorilerini anlatmaya devam ediyordu.  Fincanı dolmuştu ama yaşlı usta çay fincandan taşıp masaya ve oradan da misafirin kucağına akmaya başlayana kadar dökmeye devam etti. Üzerine çay dökülen adam ayağa fırlayıp paltosunu silkelerken, ‘’Yaşlı adam, fincanın dolduğunu görmüyor musun?  Fincan daha fazlasını alamadığı halde neden hala çay dolduruyorsun?’’ diye bağırdı.

‘’Senin zihnin de evlat, bu fincan gibi’’ dedi yaşlı adam. ‘’Yeni bilgiler alamayacak kadar dolu. Git onu boşalt. Bana boş bir fincan gibi bir zihinle gelene kadar sana öğretecek bir şeyim yok.’’

Altay’larda bir şaman duası der ki; ‘’Bilmek isteyen yola çıkar’’.  Yola çıkmak için ilk adım bugün bir masal okumak olsun, ne dersiniz?

İçindeki çocuğa  masallar anlatan ve kendini iyileştirmek isteyen masalperestler bu kitap sizin için…


masalterapijpg

Bu yazım 26.03.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Yeni İnsan

Bütünden Gelen Sağlık

Bu hafta, uzun zamandır yayınlanmasını beklediğim ve çıkar çıkmaz hemen alıp okuduğum bir kitabı paylaşacağım. YENİ İNSAN  Bütünden Gelen Sağlık kitabını, benim için özellikle paylaşmaya değerli kılan birkaç şey var.

Birincisi; koçlukla tanışmamı sağlayan, bir Erickson Koçu olmamda emeği geçen ve bu öğrenme yolculuğunda hocam olduğu için kendimi çok şanslı hissettiğim Zerin Başer’in kitabın yazarlarından biri olması,

İkincisi; İnsanın bütünlüğü ve değeri üzerine dair çok derin ve anlamlı bilgiler paylaşılması,

Üçüncüsü; Benim hayat misyonumda olduğu gibi ‘’İnsanı Anlamak’’ üzerine  farkındalık yaratması,

Dördüncüsü; Olumlu ve çözüm odaklı bir bakış açısı sunması,

Beşincisi; Tam bir takım çalışmasıyla (kitabın üç yazarı var) yazılmış olması,

Altıncısı; İlham vermiş olması,

YENİ İNSAN  – Bütünden Gelen Sağlık kitabının yazarları, insanın ve sağlığın yeniden tanımlanması gerektiğine inanan üç hekim; Zerrin Başer, Zerrin Işık Tüfekçi, Gül Yılmaz Çınar.

Üç hekimin bir diğer ortak noktaları da Profesyonel Koç olmaları. Bu ortak nokta kitabın her bir satırında hissediliyor.  Öyle bir uyum, ahenk yakalanmış ki adeta tek bir kişinin kaleminden çıkmış gibi Yazarlar kitapda , sağlığa, hasta-hekim ilişkisi/iletişimine ve sağlık sistemine dair bütünsel bir bakış sunuyor.

YENİ İNSAN’da, özümüzle yeniden bağlantı kurup kendimizle iletişime geçmenin formüllerine ve iyileştirici örneklerine odaklanılmış. Sağlığımızın dışımızda bir yerde değil, kendi içimizde olduğu vurgulanıyor.

İnsan ve sağlığına dair yepyeni bir tanım yapılmış ve sağlığın gerçekte ne olduğu tarif ediliyor.

YENİ İNSAN, iyileşme gücümüze koyulmuş sınırları kaldırıp kendimizi ve sağlık potansiyelimizi sonsuzca yenilenmemiz için bizlere kılavuzluk edecek bir kitap. Ve tam da değişim dönüşümün izlerinin hayatın her alanında yaşandığı zamanları yaşarken sevgiyle, bilgiyle, iyi duyguyla, bütüncül ve çözüm odaklı bir bakış açısıyla yazılmış bir kılavuza her şeyden çok gereksinim var.

Ve kitaptan bazı cümleler…

‘’Hem tıp bilimi hem de insan zihni umudu doğru bir biçimde değerlendirmeyi başarabilirse, gerçekleşecek asıl devri insanın kendi sağlığına duyduğu inancı yeniden kazanması olacaktır’’.

‘’Günümüzde umuttan çok umutsuzluğa yönlendirilmiş olan insan, hiçbir sağlık problemi olmasa bile, sağlığına güven duymayı unutmuş bir biçimde yaşıyor. Toplumda o kadar çok hastalıktan söz ediliyor ki, ‘ben kesin hastayım’ ya da ‘tamamen sağlıklı olmam imkansız, mutlaka bir şeyim vardır’ kodlaması giderek yaygınlaşıyor’’.

 ‘’Sağlığı yaşla bağdaştırıp özdeşleştiren tıp ve zihin kalıplarını farkındalıkla değiştirmek, iyileşme umuduna doğru çıkacağımız yolun en büyük dönemeçlerinden biridir’’.

‘’Sağlıklı olmak, tıbbın çoktan tanımladığı üzere hem bedenen, hem ruhen hem de sosyal açıdan bir bütün halinde iyi olmaktı’’.

‘’Tıbbın sağlık yerine hastalığa yoğunlaşması, agresif hekim-hasta ilişkilerini ve sanal teşhis yöntemlerini beraberinde getirir’’.

‘’İletişimin aslında tek başına bir iyileştirme ve iyileşme yöntemi olduğ , ne yazık ki çoktandır unutuldu. Özümüzdeki sağlığa kavuşmanın ilk adımı, önce kendimizle tekrar iletişime geçmek olmalı’’.

‘’İçtiğimiz sudan soluduğumuz havaya kadar her şeyin insanı hasta edeceğinin kodları işleniyor zihinlere’’.

‘’Doğadaki her şey dengede ya da dengeye ulaşma eğilimindeyse, aynı doğa gerçeğine dahil olan insan da hastalanma değil, iyileşme eğilimindedir’’.

‘’İnsanın yaratım potansiyeli muazzam bir güce sahiptir. Fakat farkındalıkla yöneltildiğinde iyileştirici, bilinçsizce kontrolsüz bırakıldığındaysa hasta edici bir güçtür. İnsan, yakalandığı bir hastalıktan kendi kendini kurtarabileceği gibi, sağlıklıyken de kendi kendini hasta edebilecek güçtedir’’.

Peki siz nasıl bir farkındalıkla yönetiyorsunuz kendinizi?

YENİ İNSAN kitabını farklı kılan bir önemli noktada son bölümündeki  ‘Sağlık Karnesi’.   Okuyucuları pozitif duygulanımda tutup içlerindeki sağlık sistemine bağlayacak, ‘’Olumla(n)ma dersleri’’ ve Bütünle(n)me sorularına yer verilmiş.

‘’Oluml(n)ma dersleri’’ gerçekten hissederek, yani farkındalıkla söylenmesi gereken cümlelerden oluşuyor. Bu cümlelerin size uygunluğuna göre kendinize bir ‘’Karne notu’’ veriyorsunuz.  Ardından da, ‘’Bütünle(n)me sorular’’nı yanıtlıyorsunuz.

Doğan Novus yayınevindenn çıkan kitaptaki çizimleri ise Sema Keser Tezer yapmış. Kitabın çizerinin yaratıcılığını ve sürprizi ise kitabın son sayfalarında saklı.

İnsanın ait olduğu bütünü ve kendi içinde taşıdığı bütünlüğü fark ederek özündeki sağlığa kavuşmak isteyenler  bu kitap sizin için…

yeniinsan

 

Bu yazım 19.03.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Tamamla Bizi Ey Aşk

‘’Tamamla Bizi Ey Aşk’’,  usta oyuncu, yazar ve hayatboyu öğrenen Ali Poyrazoğlu’nun kendi yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı, gülümseten, düşündürten ve farklı bakış açıları sunan deneme türündeki yazılardan oluşan bir kitap.

Ali Poyrazoğlu, kitabında hayat, hayaller, dostluk, aşk, insan ve sanata dair görüşlerini paylaşıyor. Elinize aldığınızda bir çırpıda okuyup bitiriliyor. Çünkü bir dostla yapılmış sohbet lezzetinde yazılmış.

Özellikle kişilerin kendi özünün, yeteneklerinin farkına varması ve harekete geçirmesinin değeri üzerinde duruyor.Bunu sunarken de samimi, yer yer ironik ve eleştirel bir bakış açısını ortaya koyuyor.

Ve her bir yazıda ‘’Hayalgücüne’’ dem vuruyor.  Picasso’nun dediği gibi ‘’Hayal ettiğimiz her şey gerçektir’’.  Yaratıcılık için öncelikle özgür bir zihne sahip olunması gerektiğini paylaşıyor. Mutluluğa  akıldan öte  hissettiklerimizin, hayallerimizin, cesaretimizin birbirini tamamlamasıyla ulaşabileceğimizi anlatıyor.

Fark yaratan insandır. Peki farkı yaratacak insanı nasıl eğiteceğiz?  Sorusu ise hepimizin üzerine düşünmesi  gereken bir soru.

Ve kitap da benim en beğendiğim yazısı..

Hepiniz

Çocuk Tacizcisiniz

Hepimiz taze ve yaratıcı bir bakışla kendimize yeniden başlarsak büyük bir fark yaratacağımızı biliyoruz. Evet, gerekirse büyük bir yüreklilikle kendine yeniden başla. Farklı bir sen yarat.

Çocukken hayalgücü mükemmel çalışan, insanları, hayvanları, doğayı, büyük bir yaratıcılıkla kucaklayan minik dünyalılarız.

Korkusuz, öğrenmeye açık, meraklı, her yeni keşfinden büyük heyecan duyan, gönlü geniş dünya vatandaşlarıyız.

Sonra yavaş yavaş korkularla tanışmaya başlıyoruz. Dişlerimiz çıkarken, yürümeyi, konuşmayı öğrenirken, annemizi, babamızı, kardeşlerimizi tanırken korkular artmaya başlıyor. Acı korkusu, sevilmeme korkusu, her şeyden küçük olmanın, güçsüz olanın, büyüklerin dünyasında minicik olmanın içimize ektiği küçüklük kompleksinin tohumları yavaş yavaş bilinçaltımıza yerleşmeye başlıyor.

Büyükler, küçükler, hiyerarşi…

Büyüklerin yönettiği miniklerin içine korkular yerleşiyor.

Yapma, etme, dokunma, söyleme, düşünme, farklı olma, icat çıkarma, sürüden ayrılma çivileri çakılıyor ha bire içimize…

Okula başlayıp, ‘not’ denen belayla, her gün karşımıza çıkacak canavarla tanışıyoruz.

Sonrası  varmışsın, bir de bakmışsın yoksun…

Artık sana hep not verilecek; hep rakamla ölçülecek, değerlendirileceksin.

Yaratıcı yanı törpülenmiş, hayal gücü büyükler dünyasının saldırısına uğramış çocukların içindeki yaratıcı enerji yok olup gidiyor.

Belirli bir yaşa gelince, haydi al baştan kendini ele…

Ben Türkiye’nin en büyük şirketlerinin, holdinglerinin, holdinglerinin, bankalarının eğitim ortağıyım.

Kurumsal kültür, iletişim, marka derinliği yaratma, insan kaynaklarını geliştirme konularında yöneticilerle çalışma hayatına farklı bakma metotları üzerine çalışmalar yapıyorum.

Hepimizin aynı fikirde olduğu bir olguyla yüzyüze kalıyorum hep…

Hem özel hayatta hem çalışma hayatında daha yaratıcı olmak için hangi yöntemleri kullanmalıyız?

‘İcat çıkarma!’ diyenlere söylenecek tek şey var: ‘Mutlu olmak için hepimiz icat çıkarmak zorundayız. Kendimizi, işimizi, yaşama bakışımızı, yaratıcı bir şekilde yönetmeliyiz.’ Çocukluktaki saf, özgür, yaratıcı hayal gücümüzle dünyayı yorumladığımız bakışı yeniden elde etmeliyiz. Ama bu kez bilimsel bir bakışla, daha yaratıcı olabilmenin yöntemlerini çözmeye, anlamaya ve özümsemeye alıştırmalıyız kendimizi…

Hayal gücünün emrine verilmiş bilginin, çalışma enerjisinin nasıl yaratıcı bilgiye dönüştüğünü keşfetmeliyiz.

Not vermeden, not beklemeden bilinçaltımızın kapılarını bilinçli bir yöntemle nasıl aralamamız gerektiğini öğrenmeliyiz.

Kendimizi yaratıcı bireylere dönüştürmeden, bilgiyle özgürleşmeden, farkı yaratan bireylere dönüşmemiz olanaksız…

‘İşe nereden başlayalım?’ derseniz… Çocuklarınızı rahat bırakarak, hayal güçlerini kısıtlamak, yaratıcı yanlarını kurutmak heveslerinizden başlayabilirsiniz.’

Çocuğun sezgisel olarak, büyükler dünyasının kötülüklerinden, sıradanlaştırma yöntemlerinden kendini korumak için hayal gücünün kapılarını açık tuttuğunu biliyoruz. Çocuğuna saldırma, hayal gücünü kısıtlama, çocuğunu sıradanlaştırma…

Becerebilirsen zihninde geriye yolculuk yap, içine nerede, ne zaman hangi çivilerin çakıldığını anımsa… Sök at onları, birer birer, özgürleştir kendini…

Yaratıcı bir biçimde kendine, işine, aşkına yeniden başla; büyük bir yüreklilikle…

Hepiniz çocuk tacizcisisiniz. Değilseniz kanıtlayın.

Bana değil, kendinize…

Kitapda yer alan ve unutmamak için her daim cebimizde taşıyacağımız gereken cümle ‘’Önemli olan sanatların en büyüğü olan yaşama sanatının usta bir işçisi, oyuncusu olmaktır’’

Hayatboyu öğrenenler bu kitap sizin için.

tamamlabizieyaşk

Bu yazım 12.03.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

‘’İç Sesine Kulak Veren Liderler’’ İK Zirve 2015

Dr.Martin Kalungu-Banda ‘’İç Sesine Kulak Veren Liderler’’

Nelson Mandela’nın danışmanı ve “Leading Like Madiba” Kitabının Yazarı Dr. Martin Kalungu-Banda konuşmasında herkesin benliğinin farkında olunmasını ve yaşamının anlamını bulması gerektiğini vurguladı.

Kalangu-Banda kendimize bakma cesaretini göstererek, fark yaratabileceğimize dikkat çekti. “Liderler varlık gösterme becerisini göstermeli. Kendimizi varlığımızın ötesine geçiriyoruz. Sadece beyin değil, kalbimizle de düşünmeliyiz. Kalp ve duygumuzun farkında olmalıyız. Bu nedenle iç sesimizi dinlemek için molalara ihtiyacımız var. Bunun sonucunda daha güçlü bir biçimde katkı yapabiliriz.” dedi.

Eskiden insanların sadece akılla karar vermelerini isteyenler, duygularını bir tarafa bırak profesyonel davran diyenler dijital çağda duygulara önem vermeye başladı.

Varlığımızla fark yaratmanın asıl anahtarı, önce kafalarımızdaki değil, yüreklerimizdeki kapasitedir.

Dünyanın her yerinde; “Kalbimin sesi bana şunu söyledi” cümlesinin her yerde bir karşılığı vardır dedi. İnsanın kapasitesini tam anlamıyla kullanmak için bazen molalar vermek gerektiğine değinerek, kendimize şu soruyu sormamız gerektiğini belirtti :

“Olabileceğim en iyi BEN kim olabilir? Ne için çalışıyorum ve ne için burdayım?”

İçimizdeki ses bizi daha güçlü yapabilir
ise kendimize bakma cesaretinin önemini ve varlık göstermeyi anlattı. Banda sözlerine şöyle devam etti. “Liderler varlık gösterme becerisini göstermeli. Bir mola verip etrafa bakabilirsek işte o zaman fark yaratabiliriz. Kendimizi varlığımızın ötesine geçiriyoruz. Modern eğitim bizi tuzağa düşürüyor. Sadece beyin değil, kalbimizle de düşünmeliyiz. Kalp ve duygumuzun farkında olmalıyız. Bu nedenle iç sesimizi dinlemek için molalara ihtiyacımız var. Bunun sonucunda da daha güçlü bir biçimde katkı yapabiliriz.”

Kalangu-Banda kendimize bakma cesaretini göstererek, fark yaratabileceğimize dikkat çekti. “Liderler varlık gösterme becerisini göstermeli. Bir mola verip etrafa bakabilirsek işte o zaman fark yaratabiliriz. Kendimizi varlığımızın ötesine geçiriyoruz. Modern eğitim bizi tuzağa düşürüyor. Sadece beyin değil, kalbimizle de düşünmeliyiz. Kalp ve duygumuzun farkında olmalıyız. Bu nedenle iç sesimizi dinlemek için molalara ihtiyacımız var. Bunun sonucunda da daha güçlü bir biçimde katkı yapabiliriz.” dedi.

Prof. Celia de Anca ‘’ Farklı Kimliklerle Varlık Gösterme Sanatı’’

IE Business School, Küresel Yönetim Çeşitlilik Merkezi Direktörü ve 2013 Top 50 Küresel Yönetim Düşünürleri arasında olan Prof.Dr. Celia De Anca farklılığın gücünün cesaret olduğundan dem vurdu.

gelişmek için yalnız olmak ancak aksiyona geçmek için ise başkalarına ihtiyaç olduğundan bahsetti.

Farklılığın gücü cesarettir.

De Anca’nın değindiği en önemli kilit nokta yol kimliğimizi değil, varış kimliğimizi seçmenin zor olmasına yaptığı vurguydu beni etkileyen.

Yalnızlık değil midir, en yaratıcı insanları besleyen veya en etkileyici sanat eserlerinin ortaya çıkışı, sahiplerinin çektikleri acı ve yalnız dönemlerin bir sonucu değil midir? Ancak bazı insanlar vardır tek başına kalmak istemez, varlık göstermek için sayıca kalabalık gruplara, başka insanlara sarılırlar onlara ihtiyaç duyarlar.

Kanımca herkes önce kendine bakarak kendini bir sorgulamalı acaba ben bir yerde kendi öz varlığımla, kendim olarak varlık gösterebiliyor muyum? Yoksa yanımda hep birileri mi oluyor, birileri ile mi geziyorum? Sorun kendinize ve cevaplayın. Cevaplardan çok memnun olacağınızı sanmıyorum.

Bedenimiz şu an, bugünü yaşıyor. Dikkati bedenimize yoğunlaştırırsak var olma kapasitemizi güçlendiririz.

Celia de Anca, kısaca farklı olmak ve farklılıkların gücünü biriktirmekten bahsetti. Gelişmek için yalnız, katkı sağlamak için ise başkalarıyla olmanız gerek. Yani her bireyin topluma ihtiyacı vardır. Her toplumda belirli kimlikler yer alır. Her birey doğumundan itibaren bir kimlik yüklemesine maruz kalır ve büyüdükçe kendi şekillendirir kimliğini. Kimlikler bireylere yapışan ve kısıtlayan bir şeydir.Kimliği anlamlandırmak ve genişletmek gerek. Evrim ilerledikçe katman katman gelişiyor ve değişiyoruz. Hem kendimiz olmalıyız, hem de toplumun bir parçası. Kimlik burada evriliyor. Kimliğimizle varlık göstermenin önemini vurguladı. Kendimizi tanıyıp var olan farklılığımızı ortaya çıkarmamız gerektiğini ve bizi biz yapan farklı kimliklerimizi yaratmamızın önemine değindi.

Prof. Celia de Anca konuşmasındaki ana mesajı ise şuydu: “Hem kendimizi ait hissedebilmeli hem de farklılıklarımızı gösterecek cesaretimiz olmalı.”

 Arawana Hayashi ‘’Ben Olurken ‘Dünyalıda Olabilirsiniz!’’

İlham veren  konuşmacı Presence Institute Kurucu Ortağı Arawana Hayashi idi.Bilge insanlardaki yavaş hareket etme halini çok rahat görüyorduk. İsmi takdim edilince basamakları yavaş yavaş çıktı. Anı yaşayarak. Hissederek. Sakince seyircilere döndü ve bir süre sessiz kaldı. Etrafına baktı dikkatle. Huzur verici ses tonu ile konuşmasına başladı. Bedenimizin bugünü yaşadığı ve onu yeterince fark edip etmediğimizi sordu bizlere. Beden denen mülkümüzün son derece akıllı olduğunu (“This body can be very intelligent. This body knows things.”) ve olan biten her şeyden haberdar olduğunu aktardı.

Hayashi’nin bedenin önemine değindiği bu sunumu bana “Adil olmak, adaletli olmak önce “beden mülkünde başlar” başlıklı yazıyı anımsattı.  Beden mülkünde adaletli olmak ne demektir? Kendi içinde, kendisine karşı adil olamayan bir insan, etrafına karşı hiçbir şekilde adil olamaz demektir. Bu nedenle, liderlik özelliklerinden bahsederken, “adil/adaletli” olmak en ön sıralardadır. Keza adil olmayı başaran bir insan, bilmeliyiz ki evvela kendi beden mülkünde adaleti sağlamıştır. Yani ruhunu da, nefsini de bilmiştir. Keza kendinden haberi olmayanın,”kul” olmayanın adil ve hakkaniyetli olması imkansızdır.

Şirketlerin zihni,kalbi ve bedeni vardır. Tıpkı insan gibi !

Bir şirketinde sosyal bir bedeni vardır. Birlikte nasıl ileriye doğru hareket edebileceğini araştıran, bunun için çalışan, varoluşunu anlamlandıran. İşte bu bir zekadır. Şirketlerin de tıpkı insanlar gibi zekaları ve kavrayış yetileri vardır. Birlikte hareket etmenin kavrayış gücünü, gelişmek ve büyümek için kullanırlar. Bir şirktin sahip olması gereken varlığı, zihni, kalbi ve bedeni ile birlikte çerçevesi çizilen bütünlüğüdür. Tıpkı insan gibi !

”Sahne Senin. Varlığınla Fark Yarat” zirvenin sloganıydı. Aslen bir dansçı olan Arawana Hayashi dünyayı dolaşan düşüncelerimizi, beden farkındalığını, sadece şimdinin var olduğunu ve ana odaklanmanın önemini güzel aktardı.  Ne geçmiş, ne gelecek, sadece şu an, elimizdeki tek şey. Ve o anda neredesin, bedenin içinde nasıl hissediyorsun, zihnin, kalbin ve bedenin uyum içinde mi, çevrende kimler var, onlarla bağlantıda mısın? Tek vücud musunuz? Ailede, şirkette, ülkede…Aranızdaki bağı, bağlılığı hissediyor musunuz?

Liderler  tüm topluluğu tek vücud olarak, hedefe yönlendirenler; her bireyin varlıklarıyla fark yaratmalarını sağlayanlar. Eğer hem bütüne uyum gösterebiliyor, hem de kendi bireyselliğinizi ve sadece size özgün niteliklerinizi koruyup, değer katabiliyorsanız doğru bir topluluk içindesiniz diye düşündüm zirvenin sonunda. Gerçek liderler baskı kuran, sizi görmezden gelenler değiller. Var oluşunuzu destekleyenler.

 

 17-18 Şubat 2016 tarihlerinde gerçekleşecek olan İnsan Kaynakları Zirvesi’nin konsepti: SMART SIMPLICITY
images (1)

‘’Modern Zamanlarda ‘Gerçekten’ Var Olmak’’ İK Zirve 2015

Prof.Carol Gilligan ‘’Kadın ve Erkeğe Dair Tüm Bildiklerinizi Unutun!’’

Time Dergisi tarafından en etkili 25 Amerikalı’dan biri olarak tanımlanan Prof. Carol Gilligan’in  ‘’son 30-40 yıldır beşeri bilimlerde devrim yaşandı ve sorunlar değişti, sorular değişti. Empati ve başkalarının ihtiyaçlarına cevap vermek insan olarak ilişki içinde yaşamak gelişimize destek olur. Bununla birlikte varlık kapasitemizi artırmaya katkı sağlar.’’ Sözleri bu çağda iletişim ve ilişki yönetiminin değerinin ne kadar büyük olduğunu ortaya koydu.

Brigid Schulte ‘’Modern Zamanlarda ‘Gerçekten’ Var Olmak’’

Washington Post’un ödüllü yazarı Brigid Schulte çağımızın sorunu olan ‘’odaklanma’’ yı anlattı ve konuşması şöyle devam etti. “Çoğumuz ofiste çalışıyor ve her üç dakikada bir bize müdahalede bulunuluyor. Bu nedenle de her önemli şeye odaklanamıyoruz, bölük pörçük zamanlara sahibiz. Boş zaman ile ilgili yapılan araştırmalara baktığımız zaman kadınların gazete okumadıkları görünüyor. Bunun nedeni olarak da bakınca bulaşık, çamaşır gibi ev işleri nedeniyle boş vakit bulamıyorlar veya yaratamıyorlar. Erkekler ise oldukça yüksek oranda gazete okuyorlar. Başka bir araştırmaya göre ise boş zamanında etkinlik yapan kişilerin kendini suçlu hissedebildiği görülüyor. Modern hayatta “Meşguliyet”i o kadar değerli kılmışız ki bazen o kadar önemli olmasa da varmış gibi göstermeye çalışıyoruz. Biraz stres faydalı ancak fazla stres beynimizi daraltıyor, bu nedenle günde 20 dakika çalışmadan durabilmeliyiz. O zaman yaratıcılık sizi bulur ve hayatınızda ne istediğinizi keşfedebilirsiniz”

Kendimize vakit ayırdığımızda kendi özünü keşfedebiliriz ve yaratıcılığımızı ortaya koyabiliriz. Denemeye değer. Son  20 yılda dünyada koçluk mesleğinin ortaya çıkması ve özellikle yöneticiler tarafından talep görmesi odaklanma, kendine vakit ayırma, yaratıcılığı keşfetme konularının ön planda olmasıyla ilişkili.

Howard Wallack ‘’ Sınır Tanımayan İK Yöneticileri’’

Howard Wallack’ın konuşmasında altını çizdiği noktalar şunlardı.

  • Kullandığımız şeyler farklı ülkelerden, çalıştığımız kurumlar da. Bu sebeple küresel bakış açısı geliştirmeliyiz. Hepimiz küresel vatandaş olabilmeliyiz.
  • Küresel becerilerinizi sürekli geliştirmek zorundasınız. Boş verdiğiniz sürece körelirsiniz. Küresel bir oyuncu olsanız da gittiğiniz ülkeye göre esneyin.
  • İnsanların ritüellerine önem gösterin, saygı duyun.
  • ABD’ye kıyasla Avrupa ve Asya daha küresel. İnsanlarla önem verdikleri konular arasında bağlantı kuramazsınız, iş konusunda da kuramazsınız. Soru sorun ve dünyanın neresine giderseniz gidin o ülkenin temel cümlelerini bilin.
  • Howard Wallack ‘’ Sınır Tanımayan İK Yöneticileri’’Howard Wallack’ın konuşmasında altını çizdiği noktalar şunlardı.
    • Kullandığımız şeyler farklı ülkelerden, çalıştığımız kurumlar da. Bu sebeple küresel bakış açısı geliştirmeliyiz. Hepimiz küresel vatandaş olabilmeliyiz.
    • Küresel becerilerinizi sürekli geliştirmek zorundasınız. Boş verdiğiniz sürece körelirsiniz. Küresel bir oyuncu olsanız da
  • Kendinizi açın. Her toplumun kültür ve normlarını öğrenmeye çalışın ve ritüellerine önem verin. Hediye verin.

Hediyeleşmek aslında ne güzel bir ritüeldir. Eğitim kurumlarında çok sık rastlanmasadaJ Benimse çok çok değer verdiğim ve elimden geldiğinde gerçekleştirdiğim bir konu.

Susan Huskisson ‘’İletişim Perfomansınla Fark Yarat!’’

Communication Training Inc. Başkanı, Uluslararası Danışman Susan Huskisson’ konuşma başlığına uygun olarak sahnede sunduğu iletişim performansıyla fark yarattı. Üslubu, sesini kullanması, sakinliği etkileyiciydi. İnsanların varolduğunda ancak etki yaratacağına ve kişilerinin kendine güven duymalarının önemi üzerinde durdu vurgu yaptı. Köpeklere fısıldayan adam Cesar Millan örneğini paylaştı. Not aldığım diğer önemli cümleleri ise;

  • Yaptığınız sunumlar sizi görünür kılıyor.
  • Hepimiz beden dillerimiz ile mesaj veriyoruz
  • Yetkin olmakla, özgüvenli olmak aynı şey değildir. Siz mesajsınız, Powerpoint değil!
  • Sakin, kendinden emin enerji her zaman işe yarar. Unutmayın hayatınız sizin sahneniz!

Dr.Scilla Elworthy ‘’Cesaret Neleri Değiştirebilir’’

Niwano Barış Ödülü sahibi, aktivist Dr.Scilla Elworthy ‘in

Geçen yüzyılın mottosu “NE ALABİLİRİM?”di. Bu yüzyılın mottosu “NE VEREBİLİRİM?” ! cümlesi zirvenin en kült cümlesiydi bence.

Tanyer Sönmezer ‘’Sahne Üzerinde Olmadan Varlık Gösterebilmek’’

Bu yıl da Managment Centre Türkiye’nin  Ceo’su Tanyer Sönmezer’ı  sıradığı bir sahne performansıyla izledik. Not aldığım cümleleri ise;

  • Liderler ortada yokken sözleri, hikayeleri, ritüelleri, sembolleri ve yaratılan mitlerle anılırlar. Bazen kendilerinin dahi haberleri olmadan gelişir bu mitler.Yaratılan mitler öyle bir yayılır ki, gelinen noktanın liderin ağzından çıkan ilk sözle alakası kalmamıstır artık.
  • Kalbimiz, sahip olduğumuz tüm bilgilerin kaynağıdır. Çözüm yeridir.

Tanyer Sönmezer’in, ‘’Yöneticinin Sırt Çantası’’ ve ‘’Yöneticinin Beslenme Çantası’’ kitapları ise mutlaka okunmalı.

images

Mehmet Kızıltaş ‘’Varlığıyla Fark Yaratan Kahramanlar’’

Geçen yıl ki konuşmasıyla hayli ses getiren Engelsiz kariyerin kurucusu ve Mehmet Kızıltaş bu yılda hayli etkili ve düşündürücü bir sunum gerçekleştirdi. Geçen yıl ki  Supermen’li konuşmasınıhttp://youtu.be/kEmjqTLp2OE  linkinden izleyebilirsiniz.

Bu yıl ise Mehmet Kızıltaş ön yargılarla, adaletle, eşitsizlikle savaşan bir Don Kişot! olarak sahnede yerini aldı. Ve zihindeki engellerden söz etti ve varlığıyla fark yaratanların bizi harekete geçirenler olduğunu ortaya koydu. Engelleri yüzünden fark edilmeyen binlerce kişinin olduğunu ve şu ana kadar hiç engelli projelere katılmamış olmamanın ağırlığını ise sunumunda salonu dolduran tüm katılımcılara deneyimletti basit bir ‘’Mehmet Kızıltaş’’ nerede acaba gelmedi mi henüz

Engellilerle 360 derece iletişim kitabını ise biran önce okumayı ve eğitimcilere önermeyi ise kendime not düştüm.

“Sahne Senin Varlığınla Fark Yarat” İK Zirvesi 2015

Her yeni karşılarken 2015 defterime öncelikle o yıl kaçırmamam gereken etkinlikleri yazarım. Eğitim sektörü dışında etkinliklere katılmaya çalışmak ise olmazsa olmazlarımdandır. Çünkü alıştığımız, bildiğimizden ötesine geçmek için önce çemberin dışına çıkmak gerekiyor. Ki bunun faydasını yıllardır görüyorum. Malum kıyıya belli bir mesafade durunca zaman zaman da başka limanlara yolculuk olunca manzarayı daha iyi görebiliyoruz.

İşte her yıl merakla beklediğim etkinlik Management Centre Türkiye (MCT)’ nin gerçekleştirdiği İnsan Kaynakları Zirvesi. 11-12 Şubat 2015 tarihlerinde  Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşti. Bu sene 20. yılını kutlanan zirve her yıl olduğu gibi bu yılda özenli, geliştirici ve şıktı. İnsan Kaynakları Zirvesi’nin bir ruhu var ve bu ruh zirvenin tüm detaylarında hissediliyordu.

Bu yıl zirvenin teması “Sahne Senin Varlığınla Fark Yarat” idi. Hazırlanan 360 derecelik sahne temaya uygundu. 360 derece bakış açısına sahip olmak vurgusu vardı. Yaratıcı bir fikirdi, çok beğendim.

2 gün  pek çok değerli  isim  varolmak, varlık göstermek, farkında olmak, liderlik, bilinçli olmak, konu başlıklarında hazırladıkları sunumları bizlerle paylaştılar. ‘Sanatın ve Yüreğin Çağındayız’’ yazımda özellikle vurguladığım gibi  sevgiyle yaklaşmak hoşgörüyle bakabilmenin ne kadar önemli değerli olduğu vurgulandı. Ve değerleri farkedebilmek için öncelikle kendi bütünlüğümüzü (akıl-duygu-beden) yakalamak gerektiği.

Zirve’nin bir diğer farkı da bu yıl insan kaynakları profesyonelleri için online zirve platformu oluşturulmasıydı.

Açılış konuşmasında Alper Utku ve Didem Gürcüoğlu Tekay liderliğin cinsiyeti olmadığına değindiler. Cinsiyetten öte ‘’İnsan’’ odaklı bir bakış işe ve süreçlere aslında 21 yy liderliğini tarif ediyor.

Ve zirvede hem izlemekten keyif aldığım, hem bir şeyler öğrendiğim hem de bu notları okul liderleriyle paylaşmalıyım dediğim konuşmalar:

Dr.William Isaacs ‘’Ortak Akılla Liderlik’’

Zirvenin  moderatörü Dialouge and the Artof Thinking Together kitabının yazarı ve MIT Dialogos’un kurucu ve başkanı  Dr. William Isaacs idi.  Konuşmasına dinlemek varlık göstermektir sözleriyle başladı ve ‘’birbirini dinlemek ve varlık göstermek çok önemli! Çünkü varlık göstermek fark yaratmaktır.”  diyerek iletişimin etkin varlığından bahsetti.

Liderlerin iletişim bağını iyi kurmasının önemini vurguladı. Kimi zaman cevap vermek için dinleriz. Kimi zaman kabul etmek için yönetmek kimi zamanda itiraz etmek için. Peki gerçekten algılamak ve özümsemek için dinliyor muyuz? sözleriyle konuşmasını tamamladı.

Okul liderleri öğretmenlerinizi, öğrencilerinizi, velilerinizi gerçekten dinliyor musunuz?

 Rama_Mani

Dr.Rama Mani ‘’Dünyaya Kendi Değerlerimizle Nasıl Katılırız?’’

World Future Council Yönetim Kurulu Üyesi Dr.Rama Mani zirvenin en etkili ve sıra dışı konuşmasına imza attı. Herkeste liderlik yüreğinin mevcut olduğunu belirtti. 4 liderlik becerisini 4 hikaye üzerinden anlatmak ise tam bir sahne gösterisiydi.

Rama Mani’nin gösterisinden satırbaşları;

  • Kalbin dört odacığından yola çıkarak herkesin liderlik yüreğine sahiptir “Kalp dört oda, her odanın becerileri var. Bunlar: farkındalık, cesaret, yaratılıcılık ve bağlılık.
  • Farkındalık liderliğin özel becerisidir. Çünkü size göz verir. Hep önünüzde olan ama göremediğiniz çözümleri görürsünüz.
  • Cesaret, risk ne olursa olsun, başkaları ne derse desin denemeyi göze almaktır. Risk ne olursa olsun cesaretle kendinizi bulursunuz ve bu yüzden cesaret liderin yeteneklerinden biridir.
  • İç varlığınızı bulduğunuzda engeller yaratıcılığa katkı sağlar.
  • Bağlılık liderin en büyük becerisidir. Kendi varlığınızla toprağa doğaya topluma bağlandığınızda mucizeler olur.
  • Bu dört lider, bize gücümüzü hissettirir ve hep birlikte herkes için güzel bir dünya kurabiliriz. Kendimizi her şeyden ayrı tutabiliriz ancak içimizdeki varlıktan ayrı tutamayız”

Rama Mani: Hayattaki davanızı bulun ve onun için yaşayın diyerek  konuşmasını bitirdi. Ve bu konuşma bana Şems-i Tebrizi’in şu sözlerini hatırlattı;

-Sizin davanızı bilmek isterim, mananızı öğrenmek için,

-Mananızı bilmek isterim davanızı öğrenmek için.

-Her insan kendine bir değer biçer, atfeder ve vehmeder. Sonra kendine biçtiği bu değere şahit arar.

-Bu değere şahitlik edenleri sever.

-Biçtiği bu değerden bile çok değerli olduğuna şahitlik edenlere ise aşık olur.

Çektiği acıların kaynağı budur. Kişinin çektiği en büyük acılardan biri, ona hak ettiği değerin başkaları tarafından verilmemesi, bu değer iddiasına şahitlik edilmemesidir. İnsanlar yalancı şahit arar dururlar. Bazen bulurlar, en başlarında sevgi duyarlar, bazen de aşk yaşadıklarını iddia ederler ve sonunda cayır cayır yanar yürekleri. Yalancı şahitlik kısa sürede biter zira.

-Kişinin değeri, anlamı kadardır.

-Kişinin anlamını onun manası belirler. Mana yoksa anlam olmaz.

-Kişinin manası, davası kadardır. Kişi ancak davası kadar mana taşır.

-O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir?

Kişinin davası ancak derdidir. Derdin neyse davan odur.

Ya derdini dahi bilmeyenler?

-Kişinin derdi en çok konuştuğu şeydir.

Ey iddiacı! Sen derdin kadar değerlisin! Bırak başkalarını da, GERÇEK derdine bir bak..

Okul Liderleri sizin gerçek davanız nedir? 

Mike Carson ‘’Futbolun Dahi Liderlerinin Sırrı’’

Mike Carson, dünyada ünlü futbol teknik direktörlerinden liderlik alanında neler öğrenilebileceğini anlattı konuşmasında. Konuşmada altını çizdiği ise şunlardı:’Sürdürülebilir liderlikte takımlar sürekli değişse bile lider en üst seviyede yine lider olmaya devam eder. Uzun dönemli başarıyı elde etmek için en önemli sebeplerden biri karar almak. Bu nedenle önemli karar alın, derin bilgiler alıp paylaşın, bağlılık yaratın ve değişim ve dönüşüme hazırlıklı olun, yeteneklere yatırım yapın. Tüm bunlar uzun dönemli başarıyı elde etmek için kilit noktaların başında geliyor. Lider her zaman güçlü bir şekilde sahnede kalmaya devam eder.

Futbola ve liderliğe başka bir açıdan bakmak isteyenlere Mike Carson’un The Manager: Futbolun Dahi Liderleri kitabını okumalarını tavsiye ederim.

Okul liderleri, okulda karar alma süreçlerini nasıl yönetiyorsunuz?

Brian Mayne ‘’Hedefe Adım Adım Ulaşmanın Sırları’’

Lift International Kurucu Ortağı ve Goal Mapping kitabının yazarı Brian Mayne’nin konuşması kadar hayat hikayesi de oldukça ilginçti.  Brian Mayne, düşündüğünüz şey olduğunuz şeydir. Ne düşünürseniz o sunuzdur diyerek zihnimizin, duygularımızı tetiklediği ve duruşumuzla var olduğumuzdan söz etti. Hayatta başarıya ulaşmada ‘’hedef belirleme haritası’’ oluşturmanın faydalarını ve oluşturulduğunda bilinçaltımıza komut verdiğimizi ve olumlu düşünce ile eylemlerimize yön verdiğimizden bahsetti

Okul Liderleri;  www.goalmapping.com  adresinden kendi hedef belirleme haritanızı oluşturabilirsiniz.

Şiddetsiz İletişim

Şiddetin başrolde olduğu zamanları yaşıyoruz. Şiddet; okulda, evde, sokakta, işyerinde, ekranlarda, sosyal-medyada kısaca her yerde… Şiddetin insanların adeta hücrelerine işlediğini gözlemlemek için, bir dolmuşa binmek, sokakta yürümek, konuşmalara kulak vermek bile yeterli olabiliyor. İnsanın doğası olumludan yanayken, şiddet bu doğayı adeta paramparça ediyor. Şiddeti merkezine alan insan en çok da kendine zarar veriyor.

Öyle başkalarıyla değil kendimizle gerçekten yüzleşme zamanı belki de geldi de geçiyor. Özellikle de iletişim kurma biçimimizi. Yaşadığımız iletişim sorunlarını, öfke ve şiddete götüren düşünce kalıplarını anlamayı, anlaşmazlıkları barışçıl görüşmelere dönüştürebilmeyi, kendimizi tam ifade edebilmeyi, korku, utanç veya suçluluk duygusu yerine empatiyle ilişkilerimize farkındalık kazanmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Bizi doğamızdaki şefkatten koparan, şiddet ve sömürü odaklı davranışlara yönelten nedir?  Ve bunun tersine, bazı insanların en zor şartlar altında bile doğalarındaki şefkate bağlı kalmalarını sağlayan nedir? Bu iki soruyu hayatının odağına alan Marshall Rosenberg ilişkilerimizi geliştirecek en etkili araçları sunduğu kitabı ‘’Şiddetsiz İletişim’’ i başucu kitabı tekrar tekrar okumalık.

Marshall Rosenberg şiddetsiz iletişim konusunda düşünmeye çok erken yaşlarda başlamış ve profesyonel hayatını şiddeti yok etmeye adamış. Wisconsin Üniversitesi’nde klinik psikoloji eğitimi gören Rosenberg, şiddeti dil, düşünce ve iletişim tarzımızla ilişkilendirerek, şiddetsiz iletişim kuramını geliştirmiş. Şiddetsiz İletişim Merkezi’ni kurarak sayıları üç yüzü aşan eğitmen ekibiyle bu barışçı yöntemi geliştirmek üzere seminerler vermiş, görüşmelere katılmış.

Şiddetsiz İletişim yöntemi ilk başlarda ırkçı çatışmalara barışçı çözümler bulmak amacıyla kullanılmış, zamanla şiddetin yuvalandığı pek çok alanda uygulanmış. Şiddetsiz İletişim, ‘’tüm varlığımızla ve içtenlikle dinlemeyi’’yi, saygı ve empatiyi besler; gönülden vermeyi karşılıklı bir istek haline getirir. Şiddetsiz İletişimi kimileri kendilerine karşı şefkatli olabilmek, kimileri yakın ilişkilerinde daha derin bağlar kurma, kimileri ise iş ortamında veya siyasi arenada etkili ilişkiler kurmak amacıyla kullanmaktadır. Son yıllarda ise, tüm dünyada her türden anlaşmazlıklarda ve çatışmalarda arabuluculuk yaparken kullanılmaktadır.

Marshall B. Rosenberg’in  yazdığı ‘’Şiddetsiz İletişim’’ kitabı işte tam da bu yönde kendimizi geliştirmemize katkı sağlayacak nitelikte. Son yıllarda en çok hediye ettiğim kitaplardan biri olan ‘’Şiddetsiz İletişim’’ sunduğu pratik ve anlamlı önerileriyle bakış açımızı geliştirir nitelikte. Şiddeti kovup yerine şefkati yerleştirmeye niyetlenen herkes için kılavuz niteliğindeki kitap günlük hayatta barış yollarını tıkayan, kişileri çözümsüzlüğe mahkûm eden şiddeti kovmak üzere çok sade ve yapıcı bir yöntem geliştirmiş

 Yazar kitabında, şiddetsiz iletişim “doğal şefkatimizi ortaya çıkararak, kendimizle ve birbirimizle bağ kurmamıza yardımcı oluyor. Ve dünyadaki birçok aktarılan örnek bu düşüncenin gerçek olduğunu ortaya koyuyor’’ olarak düşüncelerini belirtmiş.

Kitapta yer alan başlıklar oldukça dikkat çekici;

Gönülden vermek, şefkati engelleyen İletişim, değerlendirmeden gözlemlemek, duyguları fark ve ifade etmek, duygularımızın sorumluluğunu üstlenmek, empatiyi anlamak, empatinin gücü, kendimizle şefkatle bağlanmak, öfkeyi tam olarak ifade etmek, gücün koruyucu amaçla kullanılması, kendimizi özgürleştirmek ve başkalarını desteklemek, şiddetsiz iletişimde takdiri ifade etmek.

Şiddetsiz iletişimin dört öğesi var. Bunlar: gözlem, duygu, ihtiyaçlar ve istek/rica. Şiddetsiz iletişime ilişkin yöntem ve teknikleri  yaşamımızın içine almak zaman, odak, ve gayret gerektiriyor. Ve sonuçları ise deneyimlemeye değer. Hayata geçirmek için 3 şey gerekli PRATİK PRATİK PRATİK…

Kitap da şiirlere de yer verilmiş. O şiirlerden biri;

Başa çıkabilirim yaptıklarımı

ya da yapmadıklarımı söylemenle.

Yorumlarınla da baş edebilirim,

Yeter ki karıştırma ikisini birbirine.

İşleri bulandırmak istiyorsan

yapman gereken belli:

Benim yaptığım şey ile

Karıştır kendi tepkini

Bitmemiş işleri gördüğünde

Hayal kırıklığına uğradığını söyle,

Ama beni harekete geçiremezsin

bana ‘’sorumsuz’’ demekle.

Tekliflerine ‘’hayır’’ dediğimde

bana incindiğini söyle,

ama bana ‘’duygusuz’’demen

şansını artırmayacak gelecekte.

Evet başa çıkabilirim yaptıklarımı

ya da yapmadıklarımı söylemenle.

Yorumlarınla da baş edebilirim.

yeter ki karıştırma ikisini birbirine.

Marshall Rosenberg

siddetsiziletişim

Bu yazım 05.03.2015’de Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

App Kuşağı

0

 Dijital dünyada kimlik, mahremiyet ve hayal gücü…

Dijital dünyaya ilişkin 2000’li yıllardan itibaren çok sayıda araştırmalar yapılıyor. Özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerini ise eğitim, iş dünyası ve gençlerle çalışan profesyoneller  bu çalışmaları yakından takip ediyor. İşte uzun süreli bir araştırmanın sonuçlarını paylaşıldığı bir kitap ‘’App Kuşağı’’.

Harward’lı büyük bir ekibin yedi yıllık araştırma programına liderlik eden eğitim profesörü Howard Gardner ve Katie Davis yazdığı bir kitap ‘’App Kuşağı’’. Kitapda çok boyutlu bir araştırmanın sonuçları paylaşılıyor. Nitel araştırma yöntemleri kullanılarak desenlenen araştırmayla yazarlar, dijital teknolojilerin kimlik, yakınlık ve hayal gücünün son yıllarda ciddi ölçüde yeni baştan şekillendirildiğini ortaya koyuyorlar. Bu değişimin kanıtlarını ise kitabın sayfalarında yakalamak mümkün.

Dijital dünyanın gençler üzerindeki etkilerini bir metafor (App-Aplication) üzerinden anlatan yazarlar bu yönüyle güçlü bir anlatım kurgulamışlar. App ya da aplikasyon genelde bir mobil cihaz üzerinde çalışmak üzere tasarlanmış, kullanıcıya bir ya da birçok işlem yapma olanağı veren bir yazılım programıdır. Aplikasyonlarla şarkılara, filmlere, videolara gazetelere erişim sağlayabiliyor, oyun oynanabiliniyor. En can alıcı yanı, hep tam zamanında, el altında olmalarıdır.

App Metaforu gençlerin kimliklerinde keşfettiğimiz değişikliklerin-gittikçe dışsallaşan, hazır paketli benlikler, büyüyen bir endişe ve riskten kaçınma eğilimi, kabul edilebilir kimliklerin çoğalması- hepsinin zamanımızın eseri olduğunu görülmesini sağlıyor. Dünyanın geçiş kapısı olarak tanımlanan aplikasyonları yazarlar, gençlerin ve yakın çevrelerinin dışındaki deneyim ve kimliklere ilişkin farkındalığını ve erişimini genişletebilir düşüncesiyle ifade etmişler.

Yazarların iddiası şu dur ki, günümüzde yetişen gençler yalnız aplikasyonlara boğulmakla kalmıyorlar, dünyayı bir aplikasyonlar topluluğu olarak algılama, yaşamlarını sipariş edilmiş aplikasyonlar dizisi olarak ya da belki çoğu zaman, beşikten mezara kadar uzanan, tek bir aplikasyon olarak görme noktasına vardılar.

Optimist tarafından ve Ümit Şensoy’un çevirisiyle 2014 yayımlanan kitap günümüz gençlerinin nasıl bir değişim içinde olduklarını anlamak isteyenler için yazılmış. Teknolojinin hayatlarımızda nasıl bir kuantum sıçraması yarattığına kafa yormaya hazır olan herkesin ileriye bakışını kolaylaştıracak App Kuşağı, ebeveynler, eğitimciler ve gençlerle çalışanlar içinde yeni yapılar aralıyor. Donanım ve yazılıma boğulmuş bir şekilde yetişip ‘’dijital çağ çocuğu’’ diye anılan APP kuşağının portresini şekillendirip, dijital dünyaya dair etkili örnekler sunarken. Bunun toplumun geleceği açısından etkilerini ve sonuçlarını ustalıkla araştırıyorlar.

 Ortaya çıkan yeni sosyal bağlantı ve etkileşim şekilleri belki de insanoğlunun doğasını şekillendiriyor. Peki aplikasyonlar dünyasındaki yaşam, türlerin ve gezegenlerin geleceğine dair ne tür sinyaller veriyor olabilir? Üç milyonu aşkın aplikasyonun erişilebilirliği, yaygınlığı ve gücü zamanımızın gençlerini ne bakımdan farklı ve özel kılıyor? Bu ve benzeri birçok sorunun yanıtını okumak mümkün kitap da.

Kitabın bir bölümünde yer alan’Günümüzde yetişen gençler yalnız aplikasyonlara boğulmakla kalmıyorlar. Dünyayı bir aplikasyonlar topluluğu olarak algılama, yaşamlarını sipariş edilmiş aplikasyonlar dizisi olarak ya da belki çoğu zaman, beşikten mezara kadara uzanan, tek bir aplikasyon olarak görme noktasına vardılar.’’ yorumları ise dikkat çekici.

 Yine kitap da benim en etkilendiğim ve farklı bir bakış açısı sunan satırlar…

Aplikasyonların sızmadık yer bırakmadığı bir dünya pek çok yönden harika bir yer olabilir; yine de biz, acaba hayatın tamamı basit bir aplikasyon derlemesini mi ya da büyük, her şeye kadir bir super aplikasyon mu diye-veya öyle mi olmalı diye- sormak zorundayız.

 Aplikasyonlar sıradan meseleleri halleder de, böylelikle bizi yeni yollar keşfetmek, ilişkilerimizi derinleştirmek, yaşamın en büyük sırlarını ortaya çıkarmaya uğraşmak, eşsiz ve anlamlı bir kimlik var etmek için özgür bırakırsa, harika olur. Ama aplikasyonlar bizleri düşünmeyen daha becerikli miskinlere dönüştürürse ya da üzerine oturan ve sürekli evrimleşen kendine göre bir benlik duygusu oluşturursa, o zaman aplikasyonlar psikolojik açıdan köleliğe giden yolun taşlarını döşemiş olurlar.

 App Kuşağı kitabında,  uzun süreli bir araştırma programıyla yeni dijital medyanın genç kullanıcılarının etik pusulasını nasıl etkilediğini incelenmiş. 6 boyutlu bir araştırma desenlenmiş. Bunlar;

1.eğitimcilerle görüşme

2.odak gruplarla görüşme

3.gençlerin yaratıcı ürünleri

4.googplay projesi

5.genç blogcuların  araştırması

6.bermuda araştırmasıdır.

Bu 6 boyutta da şu soruların yanıtları aranmış;

  • Dijital çağ öncesindeki öğrencileriyle bugünkü öğrencileri arasında ne gibi farklar bulunduğuna ilişkin gözlemler nelerdir?
  • Derslere ilgi ve performans, yaşıtlarıyla ilişkiler, ders dışı faaliyetler ve ilgili alanları gibi öğrencilerin yaşamlarının çeşitli alanlarında gözledikleri değişiklikler nelerdir?
  • Son yirmi yılda gençler arasında gözlemledikleri değişiklikler ve bu değişikliklerin nedenleri nelerdir?
  • Gençlere; dijital medyayla ilişkilerine ve internette karşılaştıkları can sıkıcı durumlara nasıl tepki gösteriyorsunuz?
  • Blogları, kendilerini ifade etmek, kişisel ilgi alanlarında keşfe çıkmak ve başkalarıyla bağlantı kurmak için nasıl kullanılıyorsunuz?
  • Gençlere, sahip olduğunuz teknolojik araçlar nelerdir ve dijital medya faaliyetleriyle birlikte, bu faaliyetlere ne sıklıkla katılıyorsunuz? Ne tür dürtülerle hareket ediyorsunuz?

Ayrıca öğrencilerin arkadaşları, aileleri ve öğretmenleriyle ilişkilerin kalitesi, okuldaki deneyimleri ve kendileri hakkındaki düşünceleri de sorulmuş.

 Araştırmada bir dikkat çekici nokta da; Önyargılı yanıtlara fırsat vermemek için tüm  görüşmelerin ilk  evresinde dijital medya konusunu bilinçli olarak hiç gündeme getirilmediği ancak hemen hemen tüm katılımcıların bu konuyu dile getirdiği belirtilmiş.

 Kitabın farklı bir özelliği de araştırma yönteminin kitap da ek olarak ve detaylı bir şekilde sunulması. Umuyorum ki ülkemizdeki eğitimcilerde buradan ilham alarak bu tür araştırmalar yaparlar.

appkusagı

Bu yazım 20.02.2015’te Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Sanatın ve Yüreğin Çağındayız

1

2000’li yıllara dek, iş dünyasında özellikle tercih edilen çalışan profiline baktığımızda;alanında uzman, belli bir düşünme biçimine sahip, donanımlı ve nitelikli bireyler dikkat çekiyor, öne çıkıyordu. Keza eğitim sistemleri de bu gereksinim doğrultusunda yapılanmıştı. Bilgi çağı olarak adlandırılan bu çağın belki de en önemli özelliği, “sol beyne” vurgu yapmasıydı. Sonrasında ise küreselleşme, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin dünyada yarattığı değişim ve dönüşümler yeni gereksinimleri de beraberinde getirdi. Yeni gereksinimlerin belki de en önemli sonucu yetişmiş işgücü profilini etkilemesi oldu. Peki, ortaya çıkan yeni çalışan profili ne tür özellikler taşıyordu? Yeni oluşum, çok farklı düşünme biçimine ve farklı niteliklere sahip; yaratıcı, empati duygusu gelişmiş, toplumun mutluluğu için hizmet eden, büyük resme odaklı girişimci bireyleri (sanatçılar, tasarımcılar, öykücüler vb.) işaret ediyordu.

Bu noktada Daniel H. Pink’in “Aklın Yeni Sınırları” kitabında yer verdiği ve iki ekonomistin imzasını taşıyan araştırmaya değinmekte fayda var. Araştırma kapsamındaki çalışmalardan biri on yıllık istihdam verilerinin sonuçlarını içeriyordu ve bu sonuçlarda iş dünyasındaki en büyük kazanımların “insani beceriler ve duygusal zekâ” gerektiren işler ile (örneğin uzman hemşireler) “hayal gücü ve yaratıcılık” gerektiren işlerde (örneğin tasarımcılar) kendini gösterdiği ortaya konuyordu.

Bir başka dikkat çekici nokta ise son 20 yılda teknolojinin katkılarıyla giderek hız kazanan beyinle ilgili araştırmalar oldu. İki yarım küreden oluşan insan beyninde; sol yarım küre sırasal, mantıksal ve analitik özellikler taşırken sağ yarım küre sezgisel ve bütünsel özellikleriyle öne çıkıyor. Bilgi çağında insanların sol beyni baskın ve daha işlevselken, bu durum yavaş yavaş yerini sağ beynin daha etkin olduğu sanatsal ve bütünsel yeteneklerin öne çıktığı “bilgelik” çağına bırakıyor. Bu süreçte “bilgi” çağına güç veren sol beyin becerileri gerekliliklerini sürdürürken bunun tek başına yeterli olmadığı ve yaratıcılık, empati, bağ kurma, anlamlandırma gibi sağ beyin nitelikleri ile değer kazandığı ortaya konuyor. Bu durum ise dikkatlerimizi bir başka gerçeğe yöneltmemize işaret ediyor: sağ ve sol beynin dengesini kurmada ve sağ beynin yükselişini anlamakta okullara, eğitimcilere büyük görev düşüyor.

Bir eğitim uzmanı olarak, “bilgelik” çağında eğitimde niteliksel anlamda bir devrimden, evrilmeden söz edeceksek belki de buna ilk olarak, okullarda sanatı ön plana çıkararak başlamakta büyük fayda olduğu inancını taşıyorum. Bir başka deyişle, okullarda, çocuklara yaratıcılıklarını kullanabilmeleri için kendilerini nasıl özgür kılabileceklerini öğretmekle işe başlamak gerektiğini düşünüyorum. Doğadaki her çocuk endemiktir ve yaratıcı bir potansiyelle doğar. Çocukların gerçek yeteneklerini ve tutkularını keşfetmeye teşvik eden bir bakış açısıyla yetiştirmek için okul ortamının ve özelinde de eğitim programlarının buna göre yeniden tasarlanması gerekiyor. Eğitim programlarını tasarlarken, yaratıcılık ve sanat arasındaki yakın bağ ve ilişki dikkate alınarak, sanatı merkeze almanın büyük önem taşıdığını ifade etmek istiyorum. Zira sanat çağrışımla işler ve özgürdür. Yeni bağlantılar yapar, imgeleri birleştirerek anlam oluşturur.

Young-ha Kim’in ”Sanatçı Olun Hemen Şimdi” adlı konuşmasında söylediği gibi; hepimiz sanatçı olarak doğduk aslında…


Ülkemizdeki eğitim sistemi doğrultusunda ele alınması gereken ikinci önemli nokta ise insani bağlar ve ilişkilere verilen değerleri içeriyor. Eğitim çevrelerinde, öğrencilerin neden öğrenemediklerine dair birçok görüş ortaya konuluyor. Özellikle ülkemizde, sınıfların kalabalık olması, eğitim programları, okulların donanım eksikliği, öğretmen yetersizliği, ailelerin ilgisizliği, devamsızlık vb. sorunlar bu noktada ardı ardına sıralanıyor. Ancak bu tespitler ortaya konurken amacı yüreğin temel işlevini harekete geçirmek olan “insani bağlar ve ilişkilere verilen değer” üzerinde neredeyse hiç durulmuyor, bahsedilmiyor ve çoğu zaman es geçiliyor.

Konuyla ilgili olarak James Comer diyor ki; “Hiçbir dikkate değer öğrenme, dikkate değer bir yakınlık olmadan oluşamaz.” George Washington Carver ise bu konudaki düşüncesini “Bütün öğrenme ilişkileri, anlamaktır.” sözleriyle ifade ediyor. Bir diğer deyişle öğrenciler ancak,doğal ve samimi olarak kurulan bağ ve insani değerler doğrultusunda öğrenebiliyor.

Dünyanın barışa, huzura ve sevgiye fazlasıyla ihtiyacı olduğu bu zamanlarda,çocukların öncelikle birbirine tahammülü, bireysel farklılıkların çeşitliliğin bir gerekliliği olduğunu, karşısındakini olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmesi ve fedakârlık bilincini geliştirmesi gerekiyor. Çocuklar sevgiyle yaklaşmayı, hoşgörüyle bakabilmeyi bir değer olarak kazandıklarında; bizlerin, ülkemizin ve dünyanın kazanacağını bilerek eğitimde yeni adımlar atma zamanı…

Kısacası zaman, açık bir yürekle ve özgür bir zihinle bakma zamanı.

 

Kaynaklar:

Daniel H. Pink, ‘Aklın Yeni Sınırları’,  MediaCat Kitapları

Rita Pierson ‘He Çocuğun Bir Kahramana İhtiyacı vardır’

http://www.ted.com/talks/lang/tr/rita_pierson_every_kid_needs_a_champion.html

*Bu yazı Türkiye Özel Okullar Derneğinin Temmuz/2013 sayısında yayınlanmıştır.

Yavaşla!

0

Kemal Sayar’ın YAVAŞLA kitabı psikiyatrisin farklı zamanlarda yazdığı deneme tarzı yazılarından oluşuyor.

Kemal Sayar bizleri hızın ve değerlerini yitirmiş bir hayatın tutsağı olmaktan kurtulmaya çağırıyor adeta yazılarında. YAVAŞLA, modern çağın getirdiği hız eksenli hayatın, mahremiyetin yitirilişinin, aile ilişkilerinin çözülmesinin, teknoloji odaklı yaşamlarda görülen iletişim kaybının güncel bir eleştirisini sunuyor. Bunun yanı sıra eleştirdiği olgulara çözüm önerileri getiren, kaybedilen manevi zenginliği yeniden bulmaya davet eden bir kitap.

Dört bölümden oluşan kitabın başlıkları ise Yavaş Güzeldir, Modern Mutsuzluk, Modern Zamanlarda Aile, Benliğin ve Toplumun Krizi

Hız eksenli bir hayata eklemlenmek durumunda kalan ve bu kısır döngüden rahatsız olanlar YAVAŞLAYIN! Bu hayattan bir defa geçeceksiniz cümlesiyle aslında yazar kitabın özünü ortaya koyuyor.

Kemal Sayar’la yapılan   bir söyleşide bütün yazılarını aslında “hem kendine hem de kendi gibi ruhlara birer şifa mektubu niyetine” yazdığını  okumuştum. Diğer kitapları gibi ‘Yavaşla’ kitabı da tam da öyle…

“Yaşadığımız dönemde bunları dert eden bir tek ben değilmişim meğer” dedirten, yaşadığımız çağın en önemli sorunun hız olduğu ve bu hızın benliğimize, ailemize ve topluma yansımalarını,  aklımızı karıştıran soruların/sorunların  aslında başkalarında aklını karıştırdığını fark ettiren yazılar.

Ve bunları ortaya koyarken de, insanı sakinleştiren, yaşadıklarımızı anlamamızı ve bir başka açıdan bakmamızı sağlayan ve umut aşılayan, insana şifalı gelen yazılar…

Keyifle okurken aynı zamanda düşündürecek, Kemal Sayar’ın Timaş’tan çıkan YAVAŞLA kitabında yer alan ve yaşadığımız “Hayatın Ritmi” başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz

Son zamanlarda çocuklarımız çabuk büyümeleri konusunda baskıya maruz kalıyorlar. İyi de, ne demek çabuk büyümek? İlk olarak aklımıza gelen şey, çocukların, erişkin hayatının kendilerinden saklanması gereken kimi öğelerine fazlasıyla mazruz kalmaları. Cinsellik, şiddet, küfürlü konuşma gibi. Yetişkinlik ve çocukluk arasındaki sınırlar muğlaklaşıyor. Altı yaşındaki çocuklar pop yıldızlarını taklit ediyor, sekiz yaşındaki çocuklar cinayet içeren video oyunları oynanıyor, televizyon dizilerinden cinsellikle ilgili pek çok malumat alıyor. Televizyon ve internet, çocuklardan saklanan hayat gerçeklerini ortaya döküyor. Ama çabuk büyüme baskısı sadece medyadan değil, ailelerden de gelebiliyor.

Dahi bir çocuk beklentisi içinde olan ebeveynler, çocuklarına zihinsel açıdan hızla gelişmeleri için baskı yapabiliyor. Başarının yetişkin dünyasındaki ölçütleri, adeta çocuklara şırınga ediliyor. Çocuklar hep bir adım daha ileri gitmeleri konusunda zorlanıyor. Sorun şu ki; zihinsel zorlamalara rağmen, çocukların duyguları aynı hızla gelişmiyor. Duygular, hızlandırılması mümkün olmayan kendine has bir zamanlama ve ritme sahip. Hızlı büyümenin yarattığı zorlanma, ergenlik dönemi boyunca sorun yaratan ve üzüntü veren davranışlara neden olabiliyor. Çocukların büyümek, öğrenmek ve gelişmek için zamana ihtiyacı var. Neticede çocuk yetiştiriyoruz, hormonlu domates değil!

İçinde bulunduğumuz çağ, ‘şimdi’yi yaşamamıza fırsat vermiyor, herşey gelecek için yapılıyor. Bu durumun bizde yarattığı zorlanma duygusu da, bizim ihtiyaçlarımızın çocuklarımızın ihtiyacından önce gelmesine, bu yüzden onları acele ettirmemize neden oluyor. Çocuklarımızı kolayca şekil ve kıvam verebilir, her türlü eğip bükmeye müsait varlıklar olarak algılıyoruz. Dolayısıyla da, onlardan bizim ihtiyaç, program, ilgi ve bakış açılarımıza uymalarını bekliyoruz. Sonuç ise fazla programlanmış, endişeli ve mutsuz çocuklar.

……..

Ne yapmalı? Bırakalım, çocuklar diledikleri gibi çocuklarını yaşasınlar. Hata yapabileceklerini ve hatalardan öğrenebileceklerini kabullesinler. Organize edilmiş, rehbersiz, biçimsiz, hayal ürünü oyunlar çocuklara iyi gelir. Oyun, çocuklara bağımsızlık ve kim oldukları duygusunu sağlar. Kendi başına vakit geçirebilmek de bir meziyettir. Aslında küçük çocuklar en iyi gerçek oyuncaklarla, diğer çocuklar ve yetişkinlerle oynarken öğreniyor. Dokunma duyusuna ve sosyal deneyimlere dayanan bu faaliyetler, onların erken dönem gelişimlerinde çok etkili olabilir. Zaten çocuklar ihtiyaç duydukları uyaranları her gün karşı karşıya geldikleri dünyadan alabiliyorlar; çimlerde sürünmek, toprakla oynamak, konuştuklarımızı dinlemek gibi. Çocukların, merak ettikleri soruların cevabını, kendi gözlemleriyle kendi çevrelerinde bulmaları, onları duygusal hem zihinsel açıdan zenginleştiriyor….

yavasla

Bu yazım 13.02.2015’te Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.