Engelleri Avantaja Çevirin
Betül Mardin, benim rol modellerimden biri. O da benim gibi 1 Aralık doğumlu:) Özgür, neşeli, ezberbozan, iyimser yay burcu. Bu konuşmasının ise yüreğe dokunan, ilham veren bir ve en önemlisi hayata dair yaşanmışlıkları cesurca paylaşan bir ruhu var.
Bir Türkiye Hayali
İçinden hayal geçen, iyi duygular uyandıran bir kitap okumak tam da baharın başladığı bugünlerde çok iyi geldi.
Selçuk R. Şirin, “Bir Türkiye Hayali” kitabında eğitim, girişimcilik, gençler, kalkınma, özgürlük, adalet ve toplum üzerine bilimsel verilerden yola çıkarak, alışagelmiş sorun odaklı bakış yerine çözüm odaklı bir bakış açısı sunuyor bize. İyimserliğin tam da bu zamanlarda gerekliliğini vurgulayıp şu iki önemli soruyu soruyor:
Bir Türkiye hayaliniz var mı?
Çocuklarınız için kurduğunuz Türkiye hayali nedir?
Selçuk R. Şirin, Doğan Kitap’dan çıkan Bir Türkiye Hayali kitabını, bir önceki kitabı “Yol Ayrımındaki Türkiye: Ya Özgürlük Ya Sefalet”te olduğu gibi yalın ve samimi bir dille yazmış.
Kitapta yer alan, fareler üzerinde yapılan ilginç bir deney üzerine Selçuk R. Şirin şöyle diyor: “Empatinin, ötekine karşılıksız yardımın biyolojik bir temeli var. Biz bu temel üzerine başkalarının acısını görünmez kılan dinsel, ırksal, siyasal duvarlar örersek, ancak huzurumuzu kaçırmayı başarırız. Çünkü başkalarının acısını paylaşamayan, sevinci ve huzuru da çoğaltamaz.”
“Ötekinin derdiyle hemhal olmak…” Bu cümle pek çok şeyin ilacı.
Kitaptan pek çok not aldım. Bu notlardan birkaçını paylaşıyorum:
Önce tahayyül! Önce itiraz!
Eğer dünya ile rekabet etmek istiyorsak bu yarışa fonlarla, teşviklerle, girişimcilik nutuklarıyla hazırlanamayız. Bu yarışa tabiri caizse “eşek gibi çalışarak” hazırlanırsak yeni kurulan ekonomide ancak marabalık yaparız, o ekonomiye liderlik yapamayız. O nedenle hayal kurmayı, itiraz etmeyi, başta eğitim sistemi olmak kaydıyla hayatın her alanında teşvik etmekten başka çare yok. Çünkü Can Yücel’in fevkalede güzel bir şekilde ifade ettiği gibi “Düşünde bile göremez işler, düşlerin gördüğü işleri.”
Özgürlük bir lüks değil!
- Sanayi Devrimi’nin temel prensibi alıştıklarımızı yıkmak üzerine kurulu. İcat zaten böyle birşey. İtirazla başlıyor. İşte bunun için de özgür bir düşünce ortamı olmadan bu yeni ekonomide rekabet etmeniz mümkün değil. Bilgiye özgürce ulaşma, bildiğini özgürce paylaşma gerçekleşmedikçe boşu boşuna inovasyondan, patentten söz etmenin alemi yok. Özgürlüklerin sınırlandığı ortamda 4. Sanayi Devrimi’nden söz etmek havanda su dövmekten başka birşey değil.
Tahayyül tahayyül tahayyül!
Problem çözme, eleştirel düşünme ve yaratıcılık, 2020 ekonomisinde en çok ihtiyaç duyulan ilk üç beceri seti. Ben bu üçlüye kısaca “tahayyül” diyorum. Peki, bu üç beceri bakımından biz ülke olarak neredeyiz? İşgücüne katılacak gençlerimize bu becerileri kazandırıyor muyuz? Bu konuda defalarca yazdığım gibi OECD verileri çok açık. Bizim gençler 2020 ekonomisinde rekabet etmek için gerekli üç temel beceride dünyadaki akranlarının çok gerisinde. Hatırlatırsam Güney Kore’de ileri derece beceriye sahip gençlerin oranı yüzde 28, yani bizim tam 15 katımız!
Yaratıcılık, koşulları yok saymaktır!
Hayatı bulduğu gibi bırakmayanların bir diğer ortak özelliği “zamanı ve mekanı yok saymalarıdır.” Koşullar müsade ettiği zaman ortaya çıkan başarı, herkesi ortalama bir performansa ulaştırıyor. Tarihi, sosyal, ekonomik ya da politik koşulları hiçe sayanlara lider diyoruz. Hayatın herhangi bir alanında yeni bir yol açanların hikayelerine bakın. Her birinde tüm olumsuz koşullara rağmen hayaline sıkı sıkıya sarılan bir kahraman bulacaksınız.
Kitapta yer alan yetişkin becerileri araştırması, Intel ve Bright Future hayal araştırması benim özellikle dikkatimi çeken araştırmalar oldu.
Kitabın sonunda yer alan söyleşiye ise bayıldım. Söyleşinin sonunda yer alan “çocukluk başka bir memlekettir!” cümlesinden şahane bir kitap ismi olur diye düşündüm. Belki de Selçuk Şirin’in bir sonraki kitabının adı olur…
Kitabın özünde Selçuk R. Şirin şunu diyor: “Dert bizim, çare de biziz!” Ben buna gönülden katılıyorum.
Hayalden hayata bir yol var. İşte bu yola umutla, sevgiyle, çözümle, paylaşmakla ve emek vererek çıkmayı düşünenler, bu kitap sizin için…
Selçuk R.Şirin’in çok izlenen TEDx konuşması ‘İtiraz Et, Hayal Kur, İlerle!” nı da mutlaka izlemesinizi öneririm.
Bu yazım 16.03.2017 tarihinde Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.
Var Olmanın Gücü
Hayatının Amacını Uyandır!
Artık gerçek siz olan yaşamı hissedemediğinizde, hayatı nesnelerle doldurmaya çalışırsınız. Ve yaşamı nesnelerle doldurmanın insanın hayat amacını uyandırmadaki olumsuz etkileri üzerine müthiş bir kitap Var Olmanın Gücü. 2 kez okuduğum bu kitap tekrar tekrar okunası. Zira her okunuşta yeni farkındalıklar oluşuyor. Hele de okumalar arasında yıllar geçtiyse. Bu yönüyle katmanlı ve derin bir kitap.
Eckhart Tolle, günümüzün en önemli spiritüel öğretmenlerinden biri. Şimdi’nin Gücü, ile tüm dünyada tanınan Eckhart Tolle’ün Var Olmanın Gücü kitabı, Şimdi’nin Gücü’nün devamı niteliğinde. Koridor Yayıncılık tarafından 2006 yılında Selim Yeniçeri tarafından Türkçe’ye çevrilen kitap yıllar geçse de alanında en çok okunan kitaplardan biri.
Var Olmanın Gücü kitabında Tolle, şimdi çok daha sevgi dolu yeni bir dünyanın doğumunu göstermek için bizleri kendi yaşamlarımızın ötesine taşıyor. Egomuzla yaptığımız mevcut kimlik tanımlamamızı aşarak, kim olduğumuz hakkında tamamen yeni bir düşünce tarzını benimsemeyi ve insan zihninin yapısının evrimsel bir değişim geçirmesi gerektiği düşüncesini vurguluyor, ego temelli bilincimizin dinamikleri detaylıca açıklıyor kitapta.
Ego ile bölümler ise oldukça dikkat çekici ve ezber bozucu nitelikte. Egonun ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, bizi nasıl esir aldığı, bizi nasıl yönlendirdiği ve yönettiği, bizi nasıl tutsak ettiği basit ve sade örneklerle paylaşılmış. Egolarınızla yüzleşmek ve egolarınızdan nasıl kurtulacağınızı öğrenebilirsiniz. Bir formül sunulmamış ancak adım adım izlenecek yol çok iyi tarif edilmiş. Kitap diğer kişisel gelişim kitaplarından farklı olduğunu vurgulamak isterim. Özgün ve farklı bir kitap.
Çoğu kişi, egonun daha sınırlı bir şey olduğunu düşünür. Eckhart Tolle ise egonun tamamen duygularımıza kadar girdiğini, düşüncelerimizi esir aldığını, çok geniş bir kapsamda bize hükmettiğini söylüyor.
Kitaptan bir bölüm…
‘’Yaptığınız şeyden aldığınız zevk bir hedef ve vizyonla birleştiğinde, coşkuya dönüşür. Bir hedefiniz olsa bile, şu anda yaptığınız şeyin dikkatinizin odak noktası olarak kalması gerekir; aksi taktirde, evrensel amacın dışında kalırsınız. Vizyonunuzun veya hedefinizin sizin şişirilmiş bir imajınız ve dolayısıyla egonun şişirilmiş bir imajınız ve dolayısıyla egonun gizlenmiş bir hali olmamasına dikkat edin; örneğin bir film yıldızı, ünlü bir yazar ya da zengin bir iş adamı gibi. Hedefinizin, deniz kenarında bir villa, kendi şirketiniz veya banka hesabınızda on milyon dolar gibi şunu ya da bunu elde etmeyi içermemesine dikkat edin. Bütün bunlar statik hedeflerdir ve dolayısıyla sizi güçlendirmezler. Bunun yerine, dinamik hedefler seçin; örneğin, yaptığınız ve bütün insanlıkla sizi birleştirebilecek bir eylemi seçin. Çalışmanızla sayısız insanı esinlendirdiğinizi ve hayatlarına bir şeyler kattığınızı görün. O eylemin sadece sizin hayatınızı değil, daha sayısız insanın hayatını zenginleştirdiğini görün…’’
Var olmanın gücünün farkındalığını yaşamak isteyenler bu kitap sizin için.
Bu yazım 23.02. 2017 tarihinde Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.
Çocukta Rezilyans – Esneklik Ve Toparlanabilme Becerisi
Esneklik Ve Toparlanabilme Becerisi
Esneyen bambu direnen meşeden daha güçlüdür
Japon Atasözü
Her birimiz bir şeylerin peşindeyiz. Ve bu zamanlarda kimi zaman zorluklar kimi zaman da hiç geçmeyeceğini düşündüğümüz anlar yaşıyoruz. Hani kışın hiç bitmeyeceğini baharın ise hiç gelmeyeceğini düşünmek gibi. Böyle zamanlarda yaşamda ayakta kalabilenlerin ortak özelliği ise onların esneklik ve toparlanabilme becerisi olduğunu belirlemiş uzmanlar. Umudunu koruyan, iyi duygunu yüksek tutan, değişen koşullara adapte olabilenler yaşadığı durumlar karşısında sarsılsa da, yara alsa da yoluna devam edebiliyor. Hızlı iyileşip, esneklik ve toparlanabilme becerisine ‘’ rezilyans (resilient)’’ deniliyor.
Acaba neden bazı insanlar diğerlerinden daha dayanıklı?
Dayanılılıklığı sağlayan kalıtım dışındaki unsurlar nelerdir?
Hangi kişilik özellikleri dayanıklı olmamızı sağlıyor?
Cesaret, kararlılık, iyimserlik, özgüven,dayanışma…Bu karakter özelliklerini nasıl inşa edebiliriz?
Çocuklarımıza bu özellikleri nasıl kazandırabiliriz?
Bu sorular dikkatinizi çektiyse Dr. Şirin Seçkin ve Dr. Alper Hasanoğlu’nun birlikte yazdığı Çocukta Rezilyans – Esneklik ve Toparlanabilme Becerisi kitabını mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Sadece anne-babalar değil, öğretmenler içinde faydalı bilgiler içeriyor. Kitapta olumsuz durumların üstesinden kolaylıkla gelebilen, toparlanabilme ve esneklik becerisine sahip, başarılı, huzurlu ve güçlü bir çocuk yetiştirmenin püf noktalarını bulabileceksiniz.
Remzi kitapevinden çıkan kitapta Rezilyan şöyle tarif edilmiş, ‘’olumsuzluklara karşı hazırlıklı olma, stres ve tramvayla başa çıkabilme, zor koşullara uyum sağlama, yıkıcı deneyimlerden bir şeyler öğrenerek başa çıkma ve gelişme kapasitesidir. Hem ruhsal, hem de fiziksel esneklik dayanıklılıktır’’.
Uzakdoğuda rezilyans bireyler bambuya benzetiliyor. Bambuların fırtınalarda kırılmak yerine eğilip, büküldükleri, kırılmış gibi hissetseler bile; alt katmanlarda sonsuza kadar öyle kalmamalarına sağlayacak, kendilerini hızla onarabilecek parçalarının olduğunu bildikleri anlatılıyor.
Çocukta rezilyans neden gereklidir? Sorusu ise kitapta şöyle yanıtlanmış:
Her ebeveyn çocuğunun cazip, mutlu ve huzurlu bir yaşam kurmasını ister. Mümkün olduğu kadar endişelenmemesini, üzülmemesini hayal kırıklığı yaşamamasını ve fiziksel olarak ıstırap çekmemesini diler. Büyüdükleri zaman şefkatli, cömert, yaratıcı olmalarını bekler. Basit şeylerden mutlu olabilirken, yaşamın getirdiği zorlukları; onların büyümesi ve farklı çözümler üretebilmeleri için bir fırsat olarak algılamalarını sağlayabilir ve onları bu şekilde yetiştirebiliriz.
Çocuklar büyükler hiçbir hayal kırıklığı ve stresle karşılaşmazlarsa güçlü olmayı öğrenemezler. Zorluklarla karşılaştıkları zaman, olaylara meydan okuyarak onlarla başa çıkabildiklerini deneyimledikçe tatmin olurlar. Zorlukların üstesinden gelebilme becerisi, ileride ayaklarının üzerinde sağlam durabilmelerinin ve başarı olmalarının temelidir.
Çocukları, etrafımızdaki yaşanan acılardan soyutlayarak büyütürsek empati geliştirmelerini bekleyemeyiz. Onların şefkat, başkalarına yardım etme isteği, sevme ve sevilme yetileri kaybolur. Duygusuz ve soğuk insanlar yetişirler.
Çocuklarımızı yetiştirirken dünyayı tüm acılarıyla ve keyifleriyle olduğu gibi deneyimleriyle onlara rezilyans kazandırır. Mükemmel olmayan bu dünyada zorluklarla karşılaşsa bile, onlarla başa çıkabilmeyi, kendine güvenerek ve iyimser bir tutumla ilerlemelerini sağlar.
Rezilyans sağlayan özelliklerin bir kısmı kalıtımsal olsa bile bir kısmı da çocukluktan başlayarak edinilen becerilerle geliştirilebilir. Çocukların sağlıklı büyümeleri için küçük adımlarla büyük farklar yaratabilmek hiç de zor değil…
Hem ruhsal hem de fiziksel esneklik ve dayanıklılık için küçük bir adım atmak isteyenler bu kitap sizin için…
Bu yazım 03.02. 2017 tarihinde Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.
Yüksek Performanslı Takım Olma Yolculuğu
Bir araya gelmek bir başlangıçtır.
Bir arada kalmak bir ilerlemedir.
Bir arada çalışmak ise başarının ta kendisidir.
İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı bir balık başıyla onlara selam verip “Günaydın çocuklar. Su nasıl?” diye sormuş. Biraz daha yüzdükten sonra genç balıklardan biri diğerine dönmüş ve sormadan duramamış: “Su da neyin nesi?”*
Ders alınacak kısa hikâyeler anlatmak; sohbetlerde, blog yazılarında gelenekten sayılır. Hikâyeler iyidir ama siz sakın genç balıklara suyun ne olduğunu anlatacak yaşlı bilge balık pozlarına bürüneceğimi sanıp da telaşlanmayın.
Ben, o yaşlı bilge balık değilim:)
Ancak söz konusu eğitim olduğunda, bir okulda takım olmanın ne denli önemli bir yolculuk olduğunu anlayacak kadar çok deneyimim oldu. Uzun yıllar farklı okullarda eğitim uzmanı olarak çalıştım. Bir süredir ise okullardaki yöneticilere, bölüm başkanlarına takım koçluğu yapıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse bir okula girildiğinde, oradaki öğretmenlerin ve yöneticilerin bir takım oldukları ya da olamadıkları 5 duyu ile hemen fark ediliyor. Karacaoğlan’ın “Tek taşla duvar olmaz.” deyişi gibi, bir araya gelmiş olsalar da taşların bir duvar olduğunu ya da olamadığını görülebiliyor.
Çağın En Değerli Kavramları: İş birliği ve Uzlaşma
Stanford Graduate School of Business’ın 2013’de yaptığı bir araştırma, büyük şirket CEO’larının yüzde 78’inin kendi istekleri ile bir koçla çalışmayı tercih ettiğini ve çalışmanın kapsamının; takım olma, dinleme, güçlü iletişim kurma, mentörlük yetkinliklerinin gelişimi yönünde olduğunu gösteriyor.* CEO’ ları bu tercihe yöneltenin günümüzde insanların düşünsel modelinin değişimi ve egosantrik düşüncenin yerini uzlaşmaya bırakması olduğunu belirtmeliyim.
Günümüzde, iş birliği ve uzlaşma en değerli kavramlar arasında yer alıyor. Üç yılda bir yapılan PISA sınavlarında değerlendirme kapsamında yer alan üç temel alana (fen, matematik ve okuma) 2015 yılında yeni(likçi) bir alan olarak dahil edilen “iş birlikçi problem çözme” ölçeği bu kavramların önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. İş birliği ve uzlaşmanın anahtarının ise takım koçluğunda saklı olduğunun altını çizmeliyim. Kurumların, geçmiş yıllara oranla, çalışanlar için en güncel gelişim yaklaşımı olarak tanımlanabilecek bireysel ve takım koçluğuna daha ciddi, daha sıcak baktığını da belirtmekte fayda var.
Bu noktadan hareketle Okul Liderleri de takım koçluğunu öncelikleri arasına almalı ve bir takım koçuyla takımını buluşturmalıdır. Takım koçluğunda takımın derin ve odaklı düşünerek performansını yükseltmek ve ortak değerlerden bir sinerji yaratmak ana amaçtır. Takım koçluğunda, takıma hayal kurdurmak, sesli düşünmelerini sağlamak ve yaratıcı potansiyeli harekete geçirmek için süreç odaklı yöntemler kullanılır.
Takım koçluğu, okullarda hem okul liderlerinin hem de öğretmenlerin sadece işlerini verimli yapmalarına değil aynı zamanda yaratıcı potansiyellerini ortaya çıkararak işlerini geliştirmelerine, bilgilerini hızla yetkinliğe, davranışa geçirmelerine destek olmaktadır.
Takım koçluğunda koçun işi, güçlü sorular sormak ve herkesin kendini güvenli bir şekilde ifade etmesine olanak tanımaktır. Bunu yaparken bir yandan insanların birbirini anlamalarını sağlarken, diğer yandan “Sırtımızı birbirimize dayamazsak oradan sinerji çıkmaz, başarı çıksa bile yüksek performans çıkmaz” mesajına vurgu yapılır. Çalışmalar esnasında insanların birbiri hakkında değil birbirleriyle konuşmalarını sağlamak ise büyük önem taşır. Zira takım içindeki çoğu kriz, çatışma, sorun birbiriyle konuşamamaktan kaynaklanır.
Bunun yanı sıra takım koçluğunda eğitimcilere, nörolojik bir yol oluşturulur. Bu oluşumda, “Başarısızlık diye bir şey yok, öğrenme fırsatı var” bakış açısının, takımdaki her birey tarafından hissedilmesi son derece önem taşır.
Takımların 5 Gelişim Aşaması vardır. Bunlar sırasıyla:
Aşama 1: Oluşma
Aşama 2: Fırtına
Aşama 3: Kuralların oluşumu
Aşama 4: Yüksek performans, diyalog
Aşama 5: Değişim-sürekli yüksek performans (Başarının fark edildiği, paylaşıldığı ve kutlandığı aşama)
Peki Okul İçindeki Takımlar Neden Başarısız Olur?
- Okul içindeki takımların başarısızlığının temelinde takım sözleşmesine sahip olmamaları,
- Takımdaki bireylerin büyük organizasyondan şikayetçi olması,
- Katılım ve katkının düşüklüğü,
- Dinleme becerileri ve organizasyonun hedeflerine bağlılığın zayıf olması,
- “Bu benim kontrolümde değil” bakış açısına bağlı olarak bireylerin sorun çözme ve karar verme yetkinliklerinin zayıflığı,
- Kendini değerlendirme sürecinin yeterince gelişmemesi,
Hepsinden önemlisi öğretmenlerin çalışmaları nedeniyle yeterince taktir edilmemesi. Oysa William James’in de belirttiği gibi “İnsan tabiatının en derin ilkesi taktir edilme arzusudur.”
Okul Liderlerine düşünmeleri için bir soru:
1 ila 10 arasında bir değerlendirme yapacak olsanız, sizce takımlarınız nerede?
Dünyaca ünlü basketbolcu Michael Jordan bir takım olmanın önemini şu sözlerle dile getiriyor: “Sadece yetenekle maçı kazanırsın ama takım çalışması ve zekayı birleştirdiğinde şampiyon olursun!”
Yüksek performanslı bir takımın özellikleri ise şöyle sıralanabilir;
- Takım sözleşmesi vardır. Temel kurallar, değerler, hedefler, eylemler belirlenmiş ve üzerinde uzlaşılmıştır.
- Takım; misyon, vizyon ve değerlerinin, büyük resmin bilincindedir.
- Herkesin katılımı ile düşünce ve fikir diyaloğu oluşturulmuştur, süreklilik hakimdir.
- Çalışma prensipleri nettir (Örnek: toplantı yönetimi).
- Tüm takım süreçlerinde yaratıcılık, cesaretlendirme, esneklik vardır.
- Durumları analiz etmeye yönelik iyi tanı becerileri vardır.
- Uygun karar verme mekanizması kullanılmaktadır.
- Farklılıkların kabulü, farklı bakış açılarını optimize etme genel kabuldür.
- Takım sürekli öğrenir.
- Sonuçlar ölçülür/değerlendirilir.
Okulda, yüksek performanslı takımlar oluşturmak farklı bir liderlik gerektirir. Yeteneğe, becerilere ve topluluğa yatırım yapmak, vizyon belirlemek, sadece görevleri değil sorumlulukları da paylaştırmak ilk adımlar arasında yer alır. Yüksek performanslı takım olma yolculuğunda Lider; öğreten, yüreklendiren, sınırlar koyan, kaynak sağlayan ve işleri takımın yönetmesini sağlayan usta bir maestro olmalıdır.
Mike Carson, “Futbolun Dahi Liderleri” kitabında liderin takım üzerindeki etkisine vurgu yapmış ve uzun dönemli başarının şartı olan beş kilit noktayı “Önemli kararlar almak, derin bilgiler yaratıp paylaşmak, bağlılık yaratmak, değişim ile dönüşüme hazırlıklı olmak, yeteneklere yatırım yapmak” olarak sıralamıştır.
Okul Liderlerinin, yüksek performanslı bir takım oluşturma yolcuğuna şu soruyu sorarak başlamalarını öneririm:
Okuldaki her bir öğretmenin hayallerini, umutlarını biliyor muyum?
*David Foster Wallace. “Bu Su”. Siren Yayınları. 2016
* http://hrmdanismanlik.blogspot.com.tr/2014/04/dr-zerrin-baser-roportaj.html
Endişe-siz İlaç-sız
Endişe Bozukluğuyla mücadele modern hayatın ayrılmaz bir parçası oldu adeta. Gün geçtikçe daha çok insan anksiyeteden, panik atağa, travma sonrası stresten fobilere uzanan sayısız endişe bozukluğunu yaşıyor.
Bütüncül tıp hekimi Doç.Dr. Şafak Nakajima’nın yazdığı ‘’Endişe-siz İlaç-siz’’ kitabı hayli dikkat çekici. Endişenin psikolojik ve bedensel kaynaklarının aktarıldığı kitap hızlı okunuyor ve pratik uygulama içeriyor. Doğan Novus yayınevinden çıkan ve 3. Baskıya ulaşan kitapta,
Şafak Nakajima diyor ki;
Eğer siz de;
- Sürekli gergin ve huzursuz
- Gelecekle ilgili korkular ve geçmişe ait pişmanlıklarla dolu
- Küçük sorunların karşısında bile güçsüz
- Sevdiklerine kolayca öfkelenip kalplerini kıran
- Sorumluluklarını erteleyen
- Doğru karar veremeyen
- Odaklanamayan, hatırlayamayan
- Uyuyamayan, sık hastalanan
- Hayattan zevk alamayan, amaçsız, isteksiz, mutsuz ve bir insan haline geldiyseniz, beyninizin kontrolünü, endişeye kaptırmış olabilirsiniz!
Üç beyin ( sürüngen, duygusal, görsel-düşünen) sık sık birbiriyle uyumsuzluğa düşer ve çatışırmış. Özellikle zor bir karar alınması gerektiğinde, bu çatışma daha belirgin olurmuş. Üç beynin birbiriyle çatışması zihin sağlını bozabilirmiş. Hayatı doğru algılayamaz, algıladığınızı doğru yorumlayamaz olurmuşuz. Bu duruma bilişsel çarpıtma deniyormuş. Bilişsel çarpıtmada, endişe ve takıntılar, bozuk plak gibi beyninizde durmadan dönermiş. Bu da olayları doğru algılama ve yorumlama becerilerimizi zayıflatarak endişe duymamızı kolaylaştırırmış. Kitapta yer alan en sık görülen bilişsel çarpıtmalar ise şunlar:
Ya hep ya hiç, olumlamayı yok saymak, negatif etiketleme, aşırı genelleme, akıl okuma, devleştirme-cüceleştirme, suçlama, falcılık, duygusal mantık, zorunluluk (meli-malı), hisleri abartma, kendine odaklanma, sonuca atlama, felaketleştirme.
Bu çarpıtmaların çoğu size de aşına geliyor değil mi?
Şafak Nakajima’nın bilişsel çarpıtmalarla ilgili yazdığı dikkatimi çeken cümleleri, ‘’Bu çarpıtmaların birçoğu iç içe geçer, tek başına değildir. Yaşamı sürekli bilişsel çarpıtmaların etkisi altında deneyimlersek, giderek daha fazla endişeleniriz. Olumsuz düşünceler olumsuz duygulara yol açar. Bu çarpıtmaları zihnimizde canlandırdıkça, vücudumuz alarma geçer, çünkü daha önce değindiğim gibi, beynimiz açısından, hayalle gerçek arasında bir fark yoktur’’
Peki siz, yazılan zihinsel çarpıtmalardan hangilerine sahipsiniz?
Endişesiz, ilaçsız yaşamını geri kazanmak isteyenler bu kitap sizin için…
Bu yazım 12.01. 2017 tarihinde Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.
Tek Hakikat Hayallerimiz
İnsan için hayatta en önemli marifetlerden biridir kendine hayallerden bir dünya kurabilmek… Pek de kolay olduğu söylenemez. Biraz şans, çokça kararlılık, eser miktarda iflah olmaz iyimserlik ve cesaret şarttır bunun için. Yeni bir şeylere başlama cesaretinden bahsetmiyorum. Zira benim nazarımda cesaret, vazgeçebilmektir. Her şeyin yolunda gittiğini düşünürken, yüreğinin sesini dinleyip, seyyah olup yola çıkabilmektir cesaret.
Ömrümün yollarda geçtiğini söylemeliyim. Hikâyeler ve dostluklarla, aşkla, öğrenerek, neşe içinde, macerayla ve paylaşmakla geçti ömrüm. Kelimelerin kararları, duyguların hayatları, insanların insanları değiştirip dönüştürebildiğini anlamakla geçti. Hayallere değer vermenin gücüne kalpten inanmak gerektiğini, insanın en çok, yarası yarasına denk geleni sevdiğini ancak 40 yıl sonra idrak edebildim.
“Çıktığın yolda, bugün yelken açık, yapayalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız,
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!
İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”
Yahya Kemal Beyatlı
Korkuların, kaygıların kol gezdiği bu dünyada bir hayale tutunmanın değeri paha biçilemez. Çünkü hayallerden hayata bir yol vardır ve görünmez. Bu yüzden, hayallerimizi daha çok dile getirmemiz, o büyük hayale odaklanmamız ve onu tanımlamamız gerekiyor. Oysa bizler zamana çok bağımlıyız, bir rutin içinde yaşamaya çok bağımlıyız. Ancak zamanın döngüsel olduğunu ve her daim başladığımız yere varacağımızı fark etmemiz gerekiyor.
Oxford Üniversitesi, post-truth (gerçek/hakikat sonrası) sözcüğünü yılın kelimesi olarak seçti geçtiğimiz günlerde. Bu seçimin, her şeyin hakikatini kaybettiği/kaybettirildiği bir dünyada, hayallerin nasıl da değerli olduğunu anlamımıza yol açmasını diliyorum.
Bu yaşa dek pek çok hayalim vardı. Ve hayallerim vardı bu yaştan sonrasına bıraktığım… Onların gerçekleşmesini, bir tohumun toprağa ekilip yeşermesini beklemek gibi sabırla bekleyeceğim. Hayat… Çünkü Dünya döner ve değişir her şey… Bu değişimde kimi zaman ayakta, kimi zaman hop yerlerde olabilirim. Kendimi, hayatımı ve hayallerimi yeniden tanımlayabilir, yeniden anlayabilir, yeniden tasarlayabilir; değişmek ve dönüşmek için esneklik gösterebilirim.
Bir sorun kendinize, tüm imkânlar elinizde olsaydı bugün neler yaratmak isterdiniz. Bu soruyu kendinize günde üç kez sorun lütfen… Yeni yıla az bir süre kala, yeni bir zamanın hazırlığını yapın. Durun, geçmişe ve bugüne bakın ve sonra geleceğe odaklanın. Olanları anlayın ve o anlayışla yola devam edin. Zamanı ve mekânı aşabilen tek şeyin sevgi olduğu bilinciyle…
Derdimizin devası çoğu kez kendimizdedir. Oysa “Göklerde ararız hep, yerde bulacaklarımızı…” demiş William Shakespeare. Arrival (Geliş) filminde beni çok etkileyen bir cümle vardı, günlerdir düşünüyorum: “Bütün hayatınızı görebilseydiniz eğer, bazı şeyleri yine de değiştirmek ister miydiniz?”
“Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.”
Nâzım Hikmet
… Ve anlıyorum tam da bu vakitte, kendine eremeyen kime varabilir.
Siz siz olun ”HAYALLERİNİZE DEĞER VERİN”
*1 Aralık doğumgünü yazım.






